Politik ve ideolojik olanın birlikteliği temelinde ortaya çıkan imgesel seyir, konjonktürel olarak gerçeğin kendisine (olumlu veya değil) yeğ tutulan bir formülasyon olarak betimleniyor. Gerçekliğin kavramsal alanlardan “çekilmesi anında” araya giren kısa devre, ideolojik belirlemecilik oluyor. Marksizmin ve öznelerinin geçmişten bu güne içerisinde yer aldıkları bu dar boğaz, politik olanın tarihsel olana çevrilmesi olarak tanımlanabilecek bir alanda kendisine yer buluyor. Yapısal tanımlamalar ile politik olan belirlemeler arasında kurulmaya çalışılan ayrım halkaları ideolojik bir söylem analizi ile birbirine bağlanıyor. Bağlanan noktanın kendisi ise (politik veya değil) politikanın nesnesinden çok, politik veya teorik öznenin kurduğu “ideolojik alan”da biçimleniyor, isim konuyor ve tarihsel olana bağlanıyor.
Politik düzlemde, haksızlık karşısında ezilenin ve mazlumun yanında yer almak Marksizm için başat bir ilkeyken, Marksizm içerisinde politik (veya politikleştirilmeye çalışılan) bir öz arama uğraşının kendisi ideolojik belirlemeciliğin temelinde ortaya çıkıyor. Ortaya çıkan öz ise, teorik olanla ilişkilendirilerek; politik alan tanımlamasının ve özgüllüğün zedelenmesi, kapıların konjonktüre kapatılması olarak sonuçlanıyor.
Marksizmin konjonktürel politika anlayışının kendisi, darlaşmış bir alana sahip olmakla birlikte, modernize edilmeye çalışılan politik unsur ve kategoriler “politik alanın genişletilmesi” uğraşında ideolojik olarak beliren bir kerteselliğe bürünerek üzerinden bu “ağırlığı” atıyor. Marksizmin statik anlaşılır oluşu ve toplumsal alan tanımlamalarının politikanın nesnesi haline getirilmeye çalışılması, Marksizmin aydınlanmacılığın farklı bir varyantta sürdürücüsü olarak nitelendirilmesi ve konumlandırılması, politik olana değil “ideolojik olan”a alan açıyor.
Marksizm içerisinde “İdeolojik bölge” olarak adlandırılan bölgenin ana zafiyeti, politika ve şiddet unsurlarını pratik-politik alan içerisinde “gerçek”in kendisi olarak değil, kapitalist üretim ilişkileri ile ilişkili olarak kavranması gereken unsurlar olarak görmesinde yatıyor. İfade edilen unsurlar arasında ideolojik olarak kurulan bağın kendisinde açığa çıkan sorun, birlikteliğin ideolojik olması değil, ideolojik olarak kurulan bağın “gerçek”in kendisine yeğ tutulmasının bir sonucu olarak belirmesinde yatıyor. Yeğ tutulan ilişki biçimi ise özneye tabi olmayan bir kozmos yaratıyor. Yaratılan bu kozmosun varlığı “içerisinde bulunulan fiili an”ın varlığını değil, ideolojik nosyonlar tarafından çizilen çevresi belirlenmiş bir “alan”ı politik olarak mümkün kılıyor.
İdeolojik belirlemecilik ontolojik olarak öznenin politik hatta devamlılığını sağlarken, yine öznenin konjonktürel politika bağlamında inorganik yapılanmasına belirlenim sağlıyor. Sınıfla girilen ilişkinin varlığı ideoloji tarafından belirlenen ölçülerde politikanın nesnesine indirgeniyor. İndirgemenin önkoşulu ise “Teori+Politika = ideolojik Pratik” eksenindeki algılayışın sonucu olarak varlığını koruyor. İdeolojinin bir nosyon olarak kapladığı alan, kaplanan alanın bütünlüğü olarak belirleniyor. Öznenin konumlanması buradan besleniyor ve tarihsel olanla yine ifade edilen alan üzerinden bağ kuruluyor. Kurulan bağın kendisi ideolojik belirlemecilik bağlamında “anti-teorik” bir varlığın ürünü olarak ortaya çıkarken, “politik olmak/kalmak” bağlamında da beslenen alanın kendisi oluyor (1).
İfade edilen tanımlamalar üzerinden konumlanan politik öznenin varlığı ile (ideolojik bölge) politik devrimci bir öznenin ideolojik konumlanışı arasındaki fark, ideolojinin bir doktrin diğer tarafta ise pratik devrimci bir hattın kurulumu ile ilişkili olarak açığa çıkmasında yatıyor.
****
Sınıfın, Marksizmle politik olan ilişkisi tüm ezberler karşısında ideolojik olarak kurulan bağın kendisinde belirleniyor. “Sınıf”ın teorik düzlemde tarif edilen yeri ile “güç”ün politikada kapladığı alanın farklılığı üzerine bir ayrıma gidemeyen ideolojistlerin, kaplanan alanlar arasında yapamadıkları ayrım halkaları kronolojik olarak yaşanan politik alan daralmaları şeklinde karşımıza çıkıyor. Sınıfın varlık alanını saptamakta hiç zorlanmayan akımların, politik alanı kurmakta kullandıkları imgesel materyallerin konjonktürün verili alanında bir tıkanma yarattığını kaydetmek mümkün görünüyor.
Verili bir anının içerisinde sınıfçı bir bakış açısından yola çıkmak ve ifade edilen anın içerisinde sınıfın kategorilerini, konjonktürün olanaklarına yeğ tutmak politika altı olmanın rasyonel bir biçimiyken, güç ilişkilerini “dışarıdan bilinç” kategorisine dayandırmak politik olamamanın biçimsel diğer bir özelliği olarak konumlanıyor. Sınıfın konjonktür içerisinde kurduğu ideolojik tahaküm alanı politikanın özgüllüğünü bir kenara atarken, aynı zamanda politikanın varlık alanını da mekanik tarzda kavramlaştırmaktadır. Kavramlaştırılan alanda artık ne politik özne vardır ne de politikanın kapladığı alanda ortaya çıkmak zorunda kalan güçler dengesi.
****
Şiddetin kurulumu ve yönelimi ile ilişkili olarak ortaya çıkması gereken ana temanın sınıfın ve sürecin varlık alanlarında tanımlanmaya çalışılması, Marksizmin politik alanının ideolojize olmasındaki diğer bir etken olarak belirmektedir. Marx ve Engels’in Komünistler Birliğine yolladıkları mesajların Blanquici, Lenin’in Blanquici, Bakuninci ve Narodnik olarak tanımlanmasının teorik değil politik bir yaklaşımın üzerinden açığa çıkıyor oluşu hala güncelliğini koruyan önemli bir ayraç niteliğindedir.
Özellikle hak alma ve devrimci mücadelenin kendisi, şiddet araçları ile buluştuğu oranda doktriner Marksizmden uzaklaşması hesaplaşılması gereken bir alan tıkanıklığını ifade etmektedir. Bostancı’da şehit düşen Yılmazkaya’nın politik öznesi Devrimci Karargâh’ın 9 no’lu bildirisinde ifade edildiği üzere, “Moskova ayaklanmasında el bombalarının, İspanya iç savaşında Molotof kokteyllerinin, Filistin direnişindeki halk patlayıcılarının çizdiği askercil tekniğin devrimci mücadeleye entegrasyon süreci…” şiddetin politik alanda kurulumuna ve mayalanmasına yönelik bir kurulumu ifade etmektedir (2).
Marx ve Engels’in tarihsel olan ile politik olan arasında yaşadıkları daralma ve pratik düzlemde yaşanan gerilimin kendisi, ideolojistlerin politik varlık nosyonlarını Marx ve Engels’e bağlamaları anlamında önemli bir köprü görevi görmektedir. Arendt’in, Marksizmin politik düzleminin şiddete başvurmadan oluşturulacak bir alan olduğu konusunda, Marx ve Engels’in “özgün katkısı” ifadelendirilmeye çalışılan ideolojizmin günümüzde kapladığı alanı açıklamada önemli bir işleve sahiptir.
Arendt’in “Marx’ın öğretisinden etkilenen devrimci sol, şiddet araçlarının kullanımını reddeder” (3) önermesinin kendisi, Arendt’in tarihsel devrim kavramı ile kurduğu ilişki düzeyinin politik alana zaruri bir sonucu olarak ortaya çıkmaktadır. Arendt’in, şiddet-politika bağlamını Marx ve Engels’te sınırlı tutarak Lenin’e kadar uzatmaması ise, Lenin’le birlikte ontolojik politikanın mekânsal bir ivme kazanarak “içerisinde bulunulan fiili an”da bir işlevselliğe sahip olması ile açıklanabilir. Arendt’in, kurguladığı Marksizm temasının iç dinamiğinde Mao’nun terki diyar edilmesini sağlamak ise şiddetsiz politikanın selameti açısından özel önemde görülerek ifade edilmektedir (4). 68 öğrenci olaylarının Marksizmle ilişkili politik gruplarını inatla Fanon’un dünyasına atmaya çalışan Arendt’in, şiddetin politik kurulumunu sadece tarihselin “zorunlu dünyasına” atfetmesi ile iktidar karşısında “şiddetsiz Marksist devrimci”liğe çubuk bükmesi, Marx ve Engels’in reformize bir model içerisinde eritilmesinin çarpık bir örneği olarak konumlanmaktadır.
Marksizmin şiddet ve politika ikilisi arasında, yıkıcılığın varlığına atfedecekleri yönelim pratik hattın kapladığı alan ve konjonktür bağlamında özgül bir işlevselliğe sahiptir. Politikanın özgüllüğünü bir tür ilkesel kertesellikler üzerinden edinime tabi tutmak, politikanın sofistike bir tarzda geleceği bekleyen alanlara sıkıştırmak, şiddetin kurucu varlığı karşısında işlevsiz bir modül olarak tasarlanmaktadır.
Burada tartışılması gereken ana nokta 21.yy Marksizminin ve onun politik öznelerinin şiddet araçları ile girdikleri politik ilişkiden dolayı (ideolojistler tarafından ötekileştirildikleri zannedilen, [politik Marksist devrimcilere]) “onlara”, Marksist olmayan devrimci bir kulvar aramak değil, kendisini Marksizm alanında gören politik öznelerin şiddet ve politika bağlamında oluşturmadıkları pratik ilişki alanıdır. Günümüz Arendt’i olmanın uğraşını veren ideolojistlerin sorgulaması gereken ana tema, şiddetin Lenin özelinde ortaya çıktığı tarz ve biçimde konjonktürel bir içerik taşıdığı verisidir. Şiddetle girilen ilişki Marksizmin politik alanı için bir nirengi noktasıdır. 19.yy’ın Marx ve Engels’te temsil olunan politik Marksizmi ile 20.yy’ın Lenin’de temsil olunan Marksizm alanlarının karşılaştırmalı bir edinimine tabi tutmak, (politik kategoriler ve devlet mekanizması bağlamında) şiddetin yönelimi ve “yeniliği” açısından özel önemde ve ödev niteliğindedir. Marx ve Bakunin ile Lenin ve Maksimalistler (5) arasındaki ilişkinin ters orantılığı ifade edilen “yeniliğin” kategorik sıçramasına dair farklı varyantlar oluşturabilecek güçtedir.
****
Özgüllük ve tarihsel olan arasında ortaya konması gereken ayrım halkalarının ideolojistler tarafından artan bir ilgiyle reddedilmesi, Marksizmin politik alan kurulumu bağlamında önemli bir sorun olarak varlığını korumaktadır.
Özgüllük ve Zorunluluk kavramlarının bir ve aynı alanın kategorileri olarak ifadelendirilmesi ve bu bağlamda konumlandırılması, ideolojizm olarak adlandırılan ara bölgenin politikleşememesinin önemli bir nedeni olarak belirmektedir.
Lenin’in bir politiker olarak 19.yy Marksizmden “kopuşunun” politik firelerini ve pratik var oluşunu oluşturmak ve kategorik bir ifadelendirme gücünün varlığında somutlamak özel ve özgün bir Marksizm anlayışı için kaydedilmesi gereken ana unsurdur. Lenin’in iktidar ile toplumsal formasyon alanında var olan üretim ilişkilerini birbirinden ayıran pratiker konumlanış tarzının tekrar inşa edilmesi zorunludur.
Dip Notlar:
(1) Burada, ideolojinin bilimsel bilgi karşısındaki varlığı değil, politik unsurların kurulumunda bir ara aşama olarak kullanılması üzerinde durulmaktadır. İdeolojinin Althusser tarafından ifade edildiği şekliyle bir tür “bilinç dışı” olarak ifadelendirilmesi ile politikanın ideolojikleştirilmesi arasında kullanım ve ortaya çıkan sonuç itibariyle kategorik bir fark bulunmaktadır. İdeoloji, yanlış veya doğru kategorileri üzerinden değil politikanın içerisinde yer almak/almamak bağlamında bir işleve sahiptir. “(…)ideoloji yanlışlığı ile değil…” Louis Althusser, Kapitali Okumak, (çev.) Celal A. Kanat, İstanbul, Belge Yayınları, 1995, 280.
(2) Devrimci Karargah 9 No'lu Bildiri, Kavga Sürecek, http://istanbul.indymedia.org/news/2009/05/256735.php
(3) Bkz.: Hannah Arendt “Şiddet Üzerine”, Çev.:Bülent Peker, Cogito S.6-7, Kış-Bahar 1996, s.11. Arendt’in Engels’ten katılarak aktardığı, “tüm komplolor salt yararsız olmanın ötesinde zararlıdır. Onlar çok iyi bilirler ki devrimler ne niyetlenerek ne de keyfi olarak yapılmıştır; özgül parti ve sınıfların irade ve kılavuzluğundan tümüyle bağımsız koşulların zaruri sonucu olarak gerçekleşmiştir” ifadesi, tarihsel olan ile politik alan arasında yaşanan gerilimin ana hatları bağlamında kendisini ifada etmektedir.
(4) “Yeni Solun güçlü Marksist retoriği, Marksizmden tümüyle uzak bir kanının yavaş yavaş
Politik düzlemde, haksızlık karşısında ezilenin ve mazlumun yanında yer almak Marksizm için başat bir ilkeyken, Marksizm içerisinde politik (veya politikleştirilmeye çalışılan) bir öz arama uğraşının kendisi ideolojik belirlemeciliğin temelinde ortaya çıkıyor. Ortaya çıkan öz ise, teorik olanla ilişkilendirilerek; politik alan tanımlamasının ve özgüllüğün zedelenmesi, kapıların konjonktüre kapatılması olarak sonuçlanıyor.
Marksizmin konjonktürel politika anlayışının kendisi, darlaşmış bir alana sahip olmakla birlikte, modernize edilmeye çalışılan politik unsur ve kategoriler “politik alanın genişletilmesi” uğraşında ideolojik olarak beliren bir kerteselliğe bürünerek üzerinden bu “ağırlığı” atıyor. Marksizmin statik anlaşılır oluşu ve toplumsal alan tanımlamalarının politikanın nesnesi haline getirilmeye çalışılması, Marksizmin aydınlanmacılığın farklı bir varyantta sürdürücüsü olarak nitelendirilmesi ve konumlandırılması, politik olana değil “ideolojik olan”a alan açıyor.
Marksizm içerisinde “İdeolojik bölge” olarak adlandırılan bölgenin ana zafiyeti, politika ve şiddet unsurlarını pratik-politik alan içerisinde “gerçek”in kendisi olarak değil, kapitalist üretim ilişkileri ile ilişkili olarak kavranması gereken unsurlar olarak görmesinde yatıyor. İfade edilen unsurlar arasında ideolojik olarak kurulan bağın kendisinde açığa çıkan sorun, birlikteliğin ideolojik olması değil, ideolojik olarak kurulan bağın “gerçek”in kendisine yeğ tutulmasının bir sonucu olarak belirmesinde yatıyor. Yeğ tutulan ilişki biçimi ise özneye tabi olmayan bir kozmos yaratıyor. Yaratılan bu kozmosun varlığı “içerisinde bulunulan fiili an”ın varlığını değil, ideolojik nosyonlar tarafından çizilen çevresi belirlenmiş bir “alan”ı politik olarak mümkün kılıyor.
İdeolojik belirlemecilik ontolojik olarak öznenin politik hatta devamlılığını sağlarken, yine öznenin konjonktürel politika bağlamında inorganik yapılanmasına belirlenim sağlıyor. Sınıfla girilen ilişkinin varlığı ideoloji tarafından belirlenen ölçülerde politikanın nesnesine indirgeniyor. İndirgemenin önkoşulu ise “Teori+Politika = ideolojik Pratik” eksenindeki algılayışın sonucu olarak varlığını koruyor. İdeolojinin bir nosyon olarak kapladığı alan, kaplanan alanın bütünlüğü olarak belirleniyor. Öznenin konumlanması buradan besleniyor ve tarihsel olanla yine ifade edilen alan üzerinden bağ kuruluyor. Kurulan bağın kendisi ideolojik belirlemecilik bağlamında “anti-teorik” bir varlığın ürünü olarak ortaya çıkarken, “politik olmak/kalmak” bağlamında da beslenen alanın kendisi oluyor (1).
İfade edilen tanımlamalar üzerinden konumlanan politik öznenin varlığı ile (ideolojik bölge) politik devrimci bir öznenin ideolojik konumlanışı arasındaki fark, ideolojinin bir doktrin diğer tarafta ise pratik devrimci bir hattın kurulumu ile ilişkili olarak açığa çıkmasında yatıyor.
****
Sınıfın, Marksizmle politik olan ilişkisi tüm ezberler karşısında ideolojik olarak kurulan bağın kendisinde belirleniyor. “Sınıf”ın teorik düzlemde tarif edilen yeri ile “güç”ün politikada kapladığı alanın farklılığı üzerine bir ayrıma gidemeyen ideolojistlerin, kaplanan alanlar arasında yapamadıkları ayrım halkaları kronolojik olarak yaşanan politik alan daralmaları şeklinde karşımıza çıkıyor. Sınıfın varlık alanını saptamakta hiç zorlanmayan akımların, politik alanı kurmakta kullandıkları imgesel materyallerin konjonktürün verili alanında bir tıkanma yarattığını kaydetmek mümkün görünüyor.
Verili bir anının içerisinde sınıfçı bir bakış açısından yola çıkmak ve ifade edilen anın içerisinde sınıfın kategorilerini, konjonktürün olanaklarına yeğ tutmak politika altı olmanın rasyonel bir biçimiyken, güç ilişkilerini “dışarıdan bilinç” kategorisine dayandırmak politik olamamanın biçimsel diğer bir özelliği olarak konumlanıyor. Sınıfın konjonktür içerisinde kurduğu ideolojik tahaküm alanı politikanın özgüllüğünü bir kenara atarken, aynı zamanda politikanın varlık alanını da mekanik tarzda kavramlaştırmaktadır. Kavramlaştırılan alanda artık ne politik özne vardır ne de politikanın kapladığı alanda ortaya çıkmak zorunda kalan güçler dengesi.
****
Şiddetin kurulumu ve yönelimi ile ilişkili olarak ortaya çıkması gereken ana temanın sınıfın ve sürecin varlık alanlarında tanımlanmaya çalışılması, Marksizmin politik alanının ideolojize olmasındaki diğer bir etken olarak belirmektedir. Marx ve Engels’in Komünistler Birliğine yolladıkları mesajların Blanquici, Lenin’in Blanquici, Bakuninci ve Narodnik olarak tanımlanmasının teorik değil politik bir yaklaşımın üzerinden açığa çıkıyor oluşu hala güncelliğini koruyan önemli bir ayraç niteliğindedir.
Özellikle hak alma ve devrimci mücadelenin kendisi, şiddet araçları ile buluştuğu oranda doktriner Marksizmden uzaklaşması hesaplaşılması gereken bir alan tıkanıklığını ifade etmektedir. Bostancı’da şehit düşen Yılmazkaya’nın politik öznesi Devrimci Karargâh’ın 9 no’lu bildirisinde ifade edildiği üzere, “Moskova ayaklanmasında el bombalarının, İspanya iç savaşında Molotof kokteyllerinin, Filistin direnişindeki halk patlayıcılarının çizdiği askercil tekniğin devrimci mücadeleye entegrasyon süreci…” şiddetin politik alanda kurulumuna ve mayalanmasına yönelik bir kurulumu ifade etmektedir (2).
Marx ve Engels’in tarihsel olan ile politik olan arasında yaşadıkları daralma ve pratik düzlemde yaşanan gerilimin kendisi, ideolojistlerin politik varlık nosyonlarını Marx ve Engels’e bağlamaları anlamında önemli bir köprü görevi görmektedir. Arendt’in, Marksizmin politik düzleminin şiddete başvurmadan oluşturulacak bir alan olduğu konusunda, Marx ve Engels’in “özgün katkısı” ifadelendirilmeye çalışılan ideolojizmin günümüzde kapladığı alanı açıklamada önemli bir işleve sahiptir.
Arendt’in “Marx’ın öğretisinden etkilenen devrimci sol, şiddet araçlarının kullanımını reddeder” (3) önermesinin kendisi, Arendt’in tarihsel devrim kavramı ile kurduğu ilişki düzeyinin politik alana zaruri bir sonucu olarak ortaya çıkmaktadır. Arendt’in, şiddet-politika bağlamını Marx ve Engels’te sınırlı tutarak Lenin’e kadar uzatmaması ise, Lenin’le birlikte ontolojik politikanın mekânsal bir ivme kazanarak “içerisinde bulunulan fiili an”da bir işlevselliğe sahip olması ile açıklanabilir. Arendt’in, kurguladığı Marksizm temasının iç dinamiğinde Mao’nun terki diyar edilmesini sağlamak ise şiddetsiz politikanın selameti açısından özel önemde görülerek ifade edilmektedir (4). 68 öğrenci olaylarının Marksizmle ilişkili politik gruplarını inatla Fanon’un dünyasına atmaya çalışan Arendt’in, şiddetin politik kurulumunu sadece tarihselin “zorunlu dünyasına” atfetmesi ile iktidar karşısında “şiddetsiz Marksist devrimci”liğe çubuk bükmesi, Marx ve Engels’in reformize bir model içerisinde eritilmesinin çarpık bir örneği olarak konumlanmaktadır.
Marksizmin şiddet ve politika ikilisi arasında, yıkıcılığın varlığına atfedecekleri yönelim pratik hattın kapladığı alan ve konjonktür bağlamında özgül bir işlevselliğe sahiptir. Politikanın özgüllüğünü bir tür ilkesel kertesellikler üzerinden edinime tabi tutmak, politikanın sofistike bir tarzda geleceği bekleyen alanlara sıkıştırmak, şiddetin kurucu varlığı karşısında işlevsiz bir modül olarak tasarlanmaktadır.
Burada tartışılması gereken ana nokta 21.yy Marksizminin ve onun politik öznelerinin şiddet araçları ile girdikleri politik ilişkiden dolayı (ideolojistler tarafından ötekileştirildikleri zannedilen, [politik Marksist devrimcilere]) “onlara”, Marksist olmayan devrimci bir kulvar aramak değil, kendisini Marksizm alanında gören politik öznelerin şiddet ve politika bağlamında oluşturmadıkları pratik ilişki alanıdır. Günümüz Arendt’i olmanın uğraşını veren ideolojistlerin sorgulaması gereken ana tema, şiddetin Lenin özelinde ortaya çıktığı tarz ve biçimde konjonktürel bir içerik taşıdığı verisidir. Şiddetle girilen ilişki Marksizmin politik alanı için bir nirengi noktasıdır. 19.yy’ın Marx ve Engels’te temsil olunan politik Marksizmi ile 20.yy’ın Lenin’de temsil olunan Marksizm alanlarının karşılaştırmalı bir edinimine tabi tutmak, (politik kategoriler ve devlet mekanizması bağlamında) şiddetin yönelimi ve “yeniliği” açısından özel önemde ve ödev niteliğindedir. Marx ve Bakunin ile Lenin ve Maksimalistler (5) arasındaki ilişkinin ters orantılığı ifade edilen “yeniliğin” kategorik sıçramasına dair farklı varyantlar oluşturabilecek güçtedir.
****
Özgüllük ve tarihsel olan arasında ortaya konması gereken ayrım halkalarının ideolojistler tarafından artan bir ilgiyle reddedilmesi, Marksizmin politik alan kurulumu bağlamında önemli bir sorun olarak varlığını korumaktadır.
Özgüllük ve Zorunluluk kavramlarının bir ve aynı alanın kategorileri olarak ifadelendirilmesi ve bu bağlamda konumlandırılması, ideolojizm olarak adlandırılan ara bölgenin politikleşememesinin önemli bir nedeni olarak belirmektedir.
Lenin’in bir politiker olarak 19.yy Marksizmden “kopuşunun” politik firelerini ve pratik var oluşunu oluşturmak ve kategorik bir ifadelendirme gücünün varlığında somutlamak özel ve özgün bir Marksizm anlayışı için kaydedilmesi gereken ana unsurdur. Lenin’in iktidar ile toplumsal formasyon alanında var olan üretim ilişkilerini birbirinden ayıran pratiker konumlanış tarzının tekrar inşa edilmesi zorunludur.
Dip Notlar:
(1) Burada, ideolojinin bilimsel bilgi karşısındaki varlığı değil, politik unsurların kurulumunda bir ara aşama olarak kullanılması üzerinde durulmaktadır. İdeolojinin Althusser tarafından ifade edildiği şekliyle bir tür “bilinç dışı” olarak ifadelendirilmesi ile politikanın ideolojikleştirilmesi arasında kullanım ve ortaya çıkan sonuç itibariyle kategorik bir fark bulunmaktadır. İdeoloji, yanlış veya doğru kategorileri üzerinden değil politikanın içerisinde yer almak/almamak bağlamında bir işleve sahiptir. “(…)ideoloji yanlışlığı ile değil…” Louis Althusser, Kapitali Okumak, (çev.) Celal A. Kanat, İstanbul, Belge Yayınları, 1995, 280.
(2) Devrimci Karargah 9 No'lu Bildiri, Kavga Sürecek, http://istanbul.indymedia.org/news/2009/05/256735.php
(3) Bkz.: Hannah Arendt “Şiddet Üzerine”, Çev.:Bülent Peker, Cogito S.6-7, Kış-Bahar 1996, s.11. Arendt’in Engels’ten katılarak aktardığı, “tüm komplolor salt yararsız olmanın ötesinde zararlıdır. Onlar çok iyi bilirler ki devrimler ne niyetlenerek ne de keyfi olarak yapılmıştır; özgül parti ve sınıfların irade ve kılavuzluğundan tümüyle bağımsız koşulların zaruri sonucu olarak gerçekleşmiştir” ifadesi, tarihsel olan ile politik alan arasında yaşanan gerilimin ana hatları bağlamında kendisini ifada etmektedir.
(4) “Yeni Solun güçlü Marksist retoriği, Marksizmden tümüyle uzak bir kanının yavaş yavaş
güçlenme eğilimi göstermesiyle çakışıyor. Bu kanı Mao Zedung tarafından ilan edilmişti: ‘iktidar namlunun ucunda büyür.” Arendt, A.g.e, s.11
(5) Eski bir Bolşevik olan Goldenberk’in “Bakunin’in Rus devrimindeki yeri yıllardır boş kalmıştı; şimdi Lenin bu boşluğu dolduruyor” ifadesi altı çizilmesi gereken “yeniliğin” ifadesi olarak betimlenmektedir. Mıchael Löwy, Dünyayı Değiştirmek Üzerine, Çev.:Yavuz Alagon, Ayrıntı Yay., İstanbul 1999, s.111.
Mithat
(5) Eski bir Bolşevik olan Goldenberk’in “Bakunin’in Rus devrimindeki yeri yıllardır boş kalmıştı; şimdi Lenin bu boşluğu dolduruyor” ifadesi altı çizilmesi gereken “yeniliğin” ifadesi olarak betimlenmektedir. Mıchael Löwy, Dünyayı Değiştirmek Üzerine, Çev.:Yavuz Alagon, Ayrıntı Yay., İstanbul 1999, s.111.
Mithat