14 Haziran 2009 Pazar

Devrim Neye Benzer?

Komünist partinin işçilere yaptığı genel grev çağrısı gergin olan ortamı iyice gerdi. Burjuvazi eylemin yasak olduğunu gerekirse zor kullanacağını ilan etti. Kadim devletin içinde bulunduğu şartlarda bu eylemin devletin bekasına vurulmuş bir darbe olduğu ve bunun dış mihraklarca tertip edildiği yaygarası içinde işçilerin bu tertibe gelmeyeceğine inandıklarını açıkladılar. Oysa hayatı her bir parmağında nasırlaşmış derin çatlakların sızısıyla oluşturmuş baldırı çıplaklar hiç olmadığı kadar bilinçli bir şekilde grevi örgütlemek için gece gündüz çalışıyorlar. Her bir fabrika atölye önünde kadınlı erkekli çoluk çocuk bildiri dağıtıyorlar propaganda yapıyorlar.
Greve bir hafta kala yine bir atölye önünde işçiler konuşurken polis asker sayısı yirmiyi bulmayan kitleye gaz bombalarıyla saldırdı. O kadar ani gelişen ve beklenmeyen bu saldırıda iki işçi kafasına aldıkları darbeler sonucu oraya yığıldı. Geri kalanlar yerlerde sürüklenerek gözaltına alındı. Diğer sokaklardan ve atölye önlerinden hızla gürültülerin bağırışların sloganların geldiği yere ulaşmaya başladılar. Tıklım tıkış zorla minibüse bindirilmiş aracın yol alışını seyredebildi ilk gelenler. Geride kan lekeleri ve arkadaşlarının cansız bedenleri kaldı. Herkes bir yerleri arıyor kabaca durumu anlatarak bir şeyleri başlatıyor. Haber kısa zamanda ulaşması gereken yerlere doğru ya da yanlış ulaşıyor. Kısa sürede beklenenden çok fazla sayıda kitle cenazelerine ve dövülerek nereye götürüldüğünü bilmediği yoldaşlarını aramaya almaya bölge karakoluna yürümeye başladı. Öfkeli sloganlar hınçlı kollar gergin vücutlar hiç olmadığı kadar nizami biçimde bir ahenkle göğe yükselmeye başladı. Karakolun önüne gelindiğinde ne yapacağını bilemeden beklemeye başladılar. Bu arada çok sayıda asker polis te hızla bölgeye sevk edilmeye başladı. Karakol durumu daha kitle gelmeden emniyet müdürlüğüne ulaştırmıştı. Ve her geçen dakika kitle sayısını arttırarak öfkeyle beklemeye başladı.
Ne olduysa ve nasıl olduysa ilk taş karakolun dar camını kırarak içeri girdi. Kızgın öfkeli kalabalık karakola tüm gücüyle, yılların biriktirdiği ve boşaltamadığı acıyla saldırmaya başladı. Taş üstünde taş bırakmadan. Tüm polisler kitle içinde bir top gibi ordan oraya savruluyordu. Hayatlarında hiç görmedikleri bir öfkenin gazabı gözlerinde ne olacağını kestiremeyen bir çaresizlik ve korku yaratarak. İşler yeni durumla hepten çığırından çıktı. Parti militanları bile kitleyi kontrol edemiyor sakinleştiremiyordu. Onlar sadece ezilmişliğin aşağılanmışlığın her durumda çırılçıplak bırakılmışlığın neler yapabileceğini görüyordu. İstemeden de olsa kitleyle birlikte çatışmak durumunda kalmıştı. Karakoldan geriye kalanlara bakarak ve burada bulamadıkları yoldaşlarını aramaya devam ederek sokaklarda öfkeyle dolaşıyorlardı. Her biri için o sokaklar ekmek demekti. Aşk sevda demekti. Üst üste yığılmış her tuğla her lamba her cam her patron arabası onları yakından tanıyordu.
Hayatlarını hep orda üretmiş olanlar yine orda atölyelerin içinde adını koyamadıkları yeni bir şeyler öğreniyordu. İlk defa eyleme gelen de yıllarca eylem içinde olanda. Devrimci şiddetin yıkımı grevi erkene aldı. Parti yetkilisi militanlar hemen grevi ilan ettiler. Küçücük atölyelerin iç içe geçtiği yerde tüm hazırlığa inat beklenenden farklı biçimde grev başladı. Her sokaktan her atölyeden işçiler kitleye birer ikişer katılıyordu. Polis sokakları sarmaya ve kitlenin öfkesini yatıştırmaya çabalıyordu. Gereksiz diplomasi trafiği kitleyi iyice çileden çıkarttı. Tek bir istekleri vardı arkadaşlarını almak Grevin talepleri bir anda ekonomik boyuttan siyasal boyuta geçti. Belirleyici olan artık siyasal talepti. Arkadaşlarını istiyorlardı. Almadan da ordan ayrılmayacaklardı. Açık ve net bir şekilde ifadelendirilen talep buydu. Polisler ve kitle gergin bir bekleyiş içinde sakince duruyorlardı. Ateş ve barut yan yanaydı patlaması için sadece bir kıvılcım yeterliydi.Ortalığı yangın yerine çevirecek süre dolmak üzereydi. Haber getirilmesi için tanınan süre dolduğunda Kitle hareketlenmeye başladı. Kararlılık güç öfke inat yitirdikleri yoldaşların acısı polislere tekrar saldırmaları için yeterliydi. Ellerinde silahlar, ellerinde coplar, gaz bombaları, ellerinde hukukları ellerinde işçi kanı olanlar korkuyla olacakları kestirmeye çabalıyordu. Eskiden olsa kolaydı.
İşçileri satan sendikacılar pazarlıkta her istediklerini yapan liberal aydınlar Zaten burjuva yasallığını düstur edinip siyaset yapanlar, ne yapması gerektiğini bir türlü öğrenmek istemeyen devrimciler yoktu karşılarında. Hayatlarında çok defa dövdüklerinden çok defa tutuklayıp öldürdüklerinden farklı bir kitle farklı bir ruh hali vardı işçilerde. İşte polisleri jandarmayı korkutan buydu. Bu gücün bu öfkenin neler yapabileceklerini kestirememek gözlerinde ki korku böyle bir şeydi işte. Şimdi ne yapmalıydılar? Kitle harekete geçtiğinde bu ülke için bu dünya için bir dönemi kapattığının bilincinde değildi. Atölyelerin iç içe geçtiği sokaklar savaş yeriydi artık. Eski çağların meydanlarda yapılan savaşları andıran görüntüler eşliğinde kıvılcım yangına dönüşüyordu. Polis jandarma o kadar çok dayak yediki kitleyi silahla taramaya başladı. Sokakta artık karşılıklı silahlı çatışmalar yaşanıyordu. Ne ölenler ne yaralılar ne kadar kimse bilmiyordu. Ama kitle kararlılığını her geçen dakika arttırıyordu. Artık gerçek bir savaşın askerleri olduklarını bilerek öğrenerek çatışıyorlardı.Parti militanlarından bir kaçı alandan çıkarak olayı değerlendirmek ve neler yapılacağını belirlemek amacıyla ayrıldılar.

Komünist parti ilk defa kitleye ciddi derecede önderlik etmiş olmanın yarattığı güvenle hem eylemleri hem grevi sahiplenerek daha radikal önlemlerle grevi büyütme kararı aldı. Faaliyet yürüttükleri tüm illerde peşi sıra eylemler örgütleyip hayatı felce uğratacak gelişmeleri başlattı. Beklenenden erken ve farklı bir içerikle başlayan grev boyutlanarak çığ gibi büyüdü. Asker ve jandarma her yerde işçilere saldırıyor her yerden ölüm haberleri geliyordu.Burjuvazi eylemleri çoktan yasadışı ilan edip geniş bir tutuklama furyası başlattı. Sokağa çıkmak yasak yan yana gelmek yasak slogan atıp eylem yapmak yasak. Parti her gün yeni bir karar alıp hayata geçiriyordu. Tüm barikatlara baskın yaptıkları karokallardan zorla alınmış silahları dağıtıyor. Denetimlerinde olan her bölgeye silah paylaştırıyor. Her militanını bir görevle barikatlara yerleştiriyor. Kitleyi yeni duruma uygun bir donanımla yönlendirmeye çabalıyor. Geniş bulvarlarında artık silahlı işçilerin çığlıkları her gün yankılanıyordu. Sendikalar yasal partiler aydınlar öğrenciler işsiz avareler lümpenler evsizler her türden ezilmişler bir arada barikatlarda nöbet tutuyorlar. Her barikat başında çatışmalar bazen yoğunlaşıyor bazen duruluyor. Parti ilk önemli baskınını cezaevine yaparak tüm siyasi tutsakları serbest bıraktı bugün. yüzlerce militan cezaevine baskın yaparak yoldaşlarını esaretten özgürlüğe taşıdı. Sonu beklenenden kanlı da olsa siyasi taleplerini zorla kabul ettirmeye başladı.

Parti haberleri artık istifçilerin akbabaların elinden zorla aldığı bir matbaada çıkartılan günlük gazeteyle ulaştırılıyordu. Yer altı yıllarının yarattığı alışkanlıklar belli sorunlar yaratsa da özgücü ve güveninden aldığı cesaretle yöneticileri kadroları açıktaydı. Herkes için özgürlük farklı bir anlam taşıyordu. Kimisi için ceza evinden çıkmaktı. Başkası için arama, takip edilmeme siyasi bir cinayete hedef olmamaydı belki. Meclis basıldığında partinin önde gelen yöneticileri kitleye önderlik ediyordu. Hayatlarında hiç meclisin içine girmemiş kitle bulvardan meclisin girişine doğru silahlarıyla geliyordu. Meclisin arama noktasında yakınında yöresinde kolluk gücü asker yığınağı tedirgin bir bekleyişle gelenleri karşılıyordu. Kitle çok az bir mesafe kaldığında durdu. Parti yöneticisi megafonla kendini tanıtarak askerlere işçi sınıfı ve tüm ezilenler adına silahlarını bırakıp kendilerine katılması gerektiğini anlatmaya başladı. Gür ve kendinden emin ses kitle üzerinde etkisini göstermeye kolluk güçler arasında çatlaklar oluşturmaya başladı. Özellikle aynı şartlarda hatta aynı mahallelerde büyümüş aynı acı ve eziyetleri çekmiş halk çocukları içinde kıpırdanmalar başladı. Askeri disiplin ilk kez en kritik noktada burjuvazinin varlığını temsil eden noktada kırılmaya başladı. İlk kez komutanlarla basit erler arasında sınıfsal fark kendini ortaya koymaya başladı. Parti yöneticisi durumun nereye varacağını sezinleyerek kitleyi meclisin kapısına doğru yürütmeye başladı. Kendilerini yok etmeye gelmiş tanklar toplar tüfekler tetiği çekecek ellerin ne yapması gerektiğini hemen göstermeliydi. Ya tetiği çekecek yüzlerce ölümü görecek ya da gelen kitleyle birleşip meclisin içinden geçerek geniş odalara salonlara doluşarak yeni bir devletin yeni bir sınıfın iktidarını ilan edecek. Ellerinde derme çatma silahlarıyla devasa kitle kapıya geldiğinde kolluk güçlerinden de kopmalar geriye çekilmeler başladı. Korkanlar ve komutanlarına bakanlar silahlarını bırakmak zorunda kaldı. Meclisin büyük ve açık olan kapısından içeri hiç beklemediği yeni sahipleri giriyordu. Parti yöneticisi yoldaşlarından birkaçını komutanları silahsızlandırıp tutuklanmalarını sağladı. Askerler de kitlenin barbar coşkusuna kapılarak onlarla meclisin avlusundan ilk defa içeri giriyorlardı. Meclis işgal edildi.

Sabahın 5 iydi ve günün kızıllığı ilk ışıklarını vururken barikata, bir hareketlilik başladı. Eski meclisin geniş caddesinde silahlı işçilerin gergin bekleyişi açıklamayı yapacak yoldaşın etrafını sarmasıyla doruğa çıktı. Birkaç aydır devam eden grevler burjuvazinin kolluk güçleriyle girilen şiddetli çarpışmalar ve iktidar partisinin kaçmasıyla boşalan iktidar işçi konseylerindeydi. İşgal edilmiş meclis geçmişin aksine işçi sınıfı ve ezilenlerin lehine kararlar almaya başladı başlayalı işsizlerin işçilerin komsomolların silahlı devriyelerin askeri görevlilerin en uğrak yeri oldu. Daha birkaç ay öncesine kadar egemen sınıfların lehine halkı ezen yok eden kararların imzalandığı hangi tekelin nereyi parselleyeceğinin belirlendiği meclisin içinde baldırı çıplaklar geziyordu. Gülüşmeler kahkahalar komsomolların hızlı hızlı odalarda geziniyor oluşu, partinin aldığı kararların hızla diğer birimlere aktarılması diğer illerden gelen parti üyelerinin merkez komite üyelerinden aldığı yeni merkezleriydi. Geçmişi hatırlatacak hemen hemen her kurumda buna benzer sahneler yaşanıyordu. Kentin ilk ışıklarından sabahın ilk saatlerine kadar devam eden her türlü siyasal gelişme ve siyasal durum burada değerlendiriliyor. Kararlar buradan iletiliyordu. Eylemlerin grevdeki işçilerin sendika yöneticilerinin diğer devrimci grupların birkaç gündür tek adresi burasıydı. Kapitalizmi hatırlatan ne varsa yerle bir edilmeye çalışılıyor. Basılmamış neresi varsa orası kalabalık eylemciler tarafından zorla ele geçiriliyordu. Radyo ve televizyonlardan güncel gelişmeler her an her dakika orada bulunmayan tüm herkese canlı yayın yapıyordu. Arada bir eski günleri hatırlatan çatışmalar yaşanıyor. Burjuvaziye uşaklıkta derece almış grupların sesleri zorla kesiliyordu. Ömürlerinde ilk defa meclise gelmiş ilk defa kapıları kendilerine sonuna kadar açılmış işçilerin çocukça coşkusu her sıkıntıyı siliyordu. Bölgeyi kan gölüne çevirmiş olan kapitalistler en kritik halkada yaptığı hataların bedelini canıyla ödüyor. Kapitalizm ve onun değer yargıları alışkanlıkları kültürü sanatı yıkılıyordu.

Komünist parti her yerde denetimi sağlayamamış olsa da ülkeden egemenleri kovmaya başladı. Yabancı ülkelere ait tüm büyük elçilikler belirsiz bir tarihe kadar kapatılarak çalışanları kovuldu. Devrimin yıkıcı etkisinden kaçamayan para babaları yıllardan beri işçi sınıfının ezilenlerin kanıyla oluşmuş saraylarında ya da görüldükleri yerde tutuklanmaya başladı. İktidarın kaçan milletvekilleri burjuva partilerin başkanları hakkında soruşturmalar başladı. Meclisi ele geçirmiş bilinçli sınıf artık geri dönüşü olmayan bir yolla kendi iktidarını yaratmaya başladı. Tüm bölgelerden tüm illerden gelecek sınıf temsilcileri yeni devrimci anayasayı tartışmak üzere bir takvim belirledi. Gelecek ayın başından sonuna kadar sürecek toplantılarda hem anayasa hem işçi konseylerinin durumu hem burjuvaziye ve iç savaşa karşı durumu karara bağlayacak. Komünist partisi üyeleri sempatizanları taraftarları birkaç ayda sınıfa öncülük ederken gösterdiği olağanüstü çabalardan dolayı hem yitirdikleri yoldaşlarını hem geride kalanları yeniden görevlendirmede beklenenin üstünde bir sempatiyi topladı. En kararlı en dirençli bölükleri kendi içinden çıkartarak sınıfın hem kendi kararlarıyla başlattıkları eylemlerinde hem de çağrıcısı oldukları eylemlerde önderlik misyonunu hakkıyla yerine getirdi. Geçmişin aksine tüm yenilgilerden tüm yitirdiklerinden epey dersler çıkarttıklarını pratikte gösterdi. Ülkem yıllarca devrimcilerin kanıyla ayakta kaldı.Burjuva sınıflar tüm yok etme politikalarında tüm siyasal eşiklerinde ilkin onları katletti. Çünkü direnişi ilmek ilmek örmek emek vermek verdiği emeğin karşılığını almak en büyük kabusuydu. Nihayet o kabus akbabalar için gerçek olmaya başladı. Sokaklarda infaz edilmiş, cezaevlerinde işkencelerde hayatlarını bırakmış devrimciler hem tarihimiz hem vefa borcumuzdu. Sürgünden sürgüne zorlananlar mülteci olarak ülkesinden sevdiklerinden kaçmak zorunda olanlar. İşsizlik yüzünden cinnet geçirip en yakınındakileri en çok sevdiklerini yok etmeye itilenler. Parasızlıktan okulu bırakanlar ve daha niceleri için artık hayat her gün yeniden başlıyor. Ötekileştirilmiş kim varsa hayatın içinde kendini yeniden yaratmayı öğreniyor. Bildiği ne varsa yeniden öğreniyor. Devrimin politik şiddeti onlar için yeni başlıyor. Şafak her gün tüm kızıllığıyla yeni getirdikleriyle söküyor.
Taylan

11 Haziran 2009 Perşembe

“İdeolojik Politika” Üzerine Kısa Düşünceler II



Marksizm, sürdürücülerinin çoğunluğu tarafından parçalı olarak ele alınan ve bu anlamda tarihsel kesitlerden arta kalan bir ezilen haraketi olarak konumlandırılmaya devam ediyor. Bu algılayış tarzında Marksizm, geride bırakılması gereken bir düzleme sahip olmakla kalmıyor aynı zamanda, parçalarının muhattapları olan dağınık bir şekilde edinime tabi tutulan ve sadece öznelerin tutumuna dayanan bir görüntü çiziyor. Marksizm her anlamda savunulmayı bekliyor, ancak Marksizmin ‘varlığını kanıtlama’ yolunda atılan teorik-politik ‘açılımlar’ Marksizmi bir işçi ideolojisine (ya da bir ezilen ideo-kanalına) indirgemenin de ötesine geçemiyor. Teori ile pratiğin kavranması zorunlu olan ayrımlarını ideolojik bir söylev analizi ile göremeyerek ‘Marksizmin ölümü’ üzerine postyapısalcı siyaset analizlerine kafalarını çevirenlerin ise ‘yeni dünyaların’ farkına varmakta zorlanmadıkları görülüyor. Marksizmin sınıf ile olan ilişkisi ontolojik düzlemin ‘tüm çekim alanına’ karşın tarih biliminin alanında yer alıyor.

Bu anlamda Marksizmin varlığını kanıtlamak üzerine atılan her ‘dar’ adımın, sınıfla ontolojik bir bağ yakalama üzerine gelişmesi ideolojistlerin en kaba halini gösterirken, post-Marksizmin önde gelen savunucularından Laclau ve Mouffe’un ise işçi hareketliliği ve ‘sınıf(ı)’ ile eşleştirdikleri Marksizmin bitimini (1) politik düzlemin içerisine girerek değişen (ve güçlenen) ‘antoganizma’ harketliliklerine bakarak karar vermeleri, Marksizmin varlığını ve bitimini gösteren iki eğilimin aynı payda da buluşturan “sınıf ve politika” arasında kurulmaya çalışılan paralleliklerde yatıyor. Laclau ve Mouffe’un politik düzleme ilişkin, sınıfçı Markistlere yöneltikleri eleştirilerin pek çoğunda anlamlı olan (politik alana yönelik olarak) konumlandırma çalışmaları (2), farklı bir yönelimle de olsa anlamlı bir konum kazanıyor.

Genel anlamıyla ezilen haraketlerinin teorik olarak, sınıfsal olmasında aranacak önsellikler politikanın nesnesi olan konjonktürde aranmaya çalışıldıkça, post’ların teorik saldırılarına bir tür davetiye çıkarılmış olunuyor. Marksizmden farklı olarak, oluşan ezilen ideolojileri Marksizmin kendisini değil, ampirik unsurları izlemekten kendilerini alamayarak ‘zayıf halka’yı baş muhattapları olarak konumlandırıyor. Post-Marksistlerin eleştirel edinimlerine sırt çevirmek ‘yenilginin’ ideolojistler nezdinde içsel üretimlerine yedirilmiş bir ‘zafer’ edasıyla, akademik dünyada kendisine yer bulurken, ‘ayrıcalıklı bir sınıfın’ kendisine bir ‘armağan’ı olarak sunulan Marksizm bu yenilgilerden her geçen gün biraz daha ‘başını öne eğerek’ ilerlemeye alışmış görünüyor. Sınıfın anlamlandırılmasında ortaya çıkan problemler “var olan ile olması gerekene ilişkin Marksist çözümlemeler arasında neden uyumsuzluk var?” (3) sorusunu, karşı cepheden ideolojistlerin önüne koymakta, ‘teorik’ olarak işlevli bir pozisyona kavuşuyor. İdeolojistlerin ampirik olarak yaslanacakları ‘saf’ bir duvarları yoktur ve işçi sınıfının ontolojik olarak ayrıcalıklı bir “bilinç” ve “özerk”lik vurgusu (4) Marksizmin ‘tarih dışına çıkarılmasında’ tek ve geçerli bir neden olabilecek güçtedir. Marksizmin iç ayrımlarını görmeyerek, bütünsel yapının sadece ontolojik sınıfsal bir öze indirgenmesi karşısında; saldıranların teorik gücünün değil savunanların teorik acizliğinin her daim vurgulanması zorunluluğu her şeyden önce Marksizmin ‘geleceği’ için özel önemdedir.

Marksizmin diğer ezilen ideolojileri ile buluştuğu nokta politik düzlemin kendisidir, ve pratik-politik düzlem içerisinde ideolojik angajmanlara yer olmadığı gibi bilim içi argümanların politikanın nesnesi olan konjonktürde aranması ise politika dışı argümanların Marksist politik öznelerin ilk elden kabul ettiği “proleter bilimin politikası” gibi anlayışlar gerçek’in kendisine dışsal, teorik alanı ise anlamlandırmanın dışında, politik düzlemi teorinin kendisiyle birleştirme çabasının ürünüdür. Günümüz Marksistlerinin sınıfla girdikleri ilişkinin kendisi, çoğunlukla politikanın Marksizmin bir bileşeni olarak konumlandırılmasının dışında politikayı ‘sürece’ havale eden ve ‘an’da sınıfı bulmak üzerine yoğunlaşan bir ‘pratik’in (veya pratiksizliğin) kendisi olmaktadır.

Marksizmin pratik-politik öznelerinin büyük bir kısmının, sınıfla girdikleri ilişki, açık uçlu bir düzlem olan politikanın ideolojik ‘kapatılma’larına neden olmakta, bu ‘kapatılma’ ise devrimci pratiğin yerine konjonktürde sınıf arayışına dönüşmektedir. Bu anlayışın, günümüz Marksizm dünyasında oldukça yaygın olan bir eğilimin ürünü olduğu düşünüldüğünde, ideolojistlerin içerisinde bulunduğu ‘teoriyle pratik bağ kurma’ anlayışının Marksizmi sadece bir kapatılmaya maruz bıraktığı değil aynı zamanda devrimci pratik hattın da önünü tıkayan bir handikap içerisine girmesi özel bir sorun olarak belirmektedir. Burada aktarılan eğilim, Marksizmi tarihselci bir kutuptan anlayan ve politikada işçici-sosyalizmci olan yaygın bir ‘teorik-politik’ konumlandırış örneğidir. Konjonktürde sınıfı aramanın sonucu olan reformizm, sadece günümüz Marksizmi için değil, kurucularından itibaren Marksizmin içerisine nüfus ederek bir ezilen ideolojisinin ‘yıkıcı’ pratiği karşısında ‘disipliner sınıf tavrını’ arayan ‘bağışlayıcı’ ve ‘kurtarıcı’ kimliğini hiç bir zaman üzerinden tam anlamıyla atamamıştır. Günümüzde ‘sınıfa karşı sınıf’ kurgusunun reformizme yönelen apolitikası karşısında ‘kuvvete karşı kuvvet’ kurgusu, devrimci pratik hattın kurulmasında terkedilemeyecek bir noktada yer almaktadır.
Marksizm, diğer ütopik veya ezilen ideolojilerinin merkezini oluşturduğu şekliyle ezilenlerin ideo-politikası değildir. Marksizm Marx’la başlayarak “hiç bir zaman eşitliğin basit bir savunucusu olmamıştır” (5) veya olmak durumunda değildir. Ancak, Marksizmin ezilenlerin pratikleri karşısında, ‘sınıfı savunmak’ uğruna, (‘belirli bir süreç boyunca’) bu pratiklere dahil olmaması da Marksizmin politik olarak, konjoktür(ler)de şiddet araçlarına başvuran ezilen ideolojilerinden, daha geri bir pozisyon almasına yeter bir nedendir. Altı çizilerek vurgulanmalı, Marksizmin Marksist olmayan devrimcilerle buluştukları payda pratik-politik düzlemin kendisidir, burada ne teorik unsurların ‘yüceliğine’ izin vardır ne de, güzel gelecek düşlerinin kurulmasına kapı aralayan ‘işçi sınıfının’ savunusuna. Marksist pratik-politik öznelerin kendi varlık koşullarını teoriden gelen argümanlarla karşılamaları konjonktürde sınıfçılığın apolitikasına neden olmakta bu unsurlar ise şiddet pratiğine sınıfçılık ekseninde bakılmasına gerekçe sağlamaktadır. Şiddet pratiğine bakış ve içerisinde olma anlamında Marksizm akımları arasında kategorik olarak nitelenebilecek ayrım haklarının olmasını, teori ile kurulan politik bağın sonucunda anlamak mümkün görünmektedir.

Şiddet pratiğinin “yıkıcı kuruculuğunun” içerisinde yer almak anlamında Marksizm alanı içerisinde yer alan politik öznelerin, gerek tarihsel olarak gerekse ‘teorik-politik kompozisyonları’ açısından aralarında kategorik olarak nitelenebilecek ayrımların olmasındaki nedenlerden biri olarak, pratik-politik öznelerin sınıfla girdikleri ilişkinin ‘teorik sonuçlarının’ ‘belirgin’ bir işlevinin olduğunu söyleyebilmek mümkün görünmektedir. Sınıfın, ontolojik bir dışavurum olarak algılanmadığı momentlerde pratik olarak şiddet pratiğinin yükselmesinin veya Marx ve Engels’in sınıf merkezli politikadan ayrılarak konjonktürde pratik devrimciliğe çubuk büken anlarında ‘Blanquici’ sıfatını kazanmaları (6), Lenin’in kimi zaman ‘Blanquici’ ‘Bakuninci’ ve ‘Narodnik’, sıfatları ile tanımlanması, sınıfı ‘görmeyerek’ teorik alandan uzaklaşan ve içinde bulunulan fiili an’da ‘barikatı’ gören bir pratikerliğin sonucunda oluşması önemli görünmektedir. Politikada, reformist sol için, devrimci ol(a)mamak anlamında Marksizmin sınıfla olan ilişkisi ‘sadece’ değilse de ana karakter olarak belirginlik kazanmaktadır, Marksizmin alanında ise ana kaynağını yine sınıftan alan işçici-sosyalizmci pratik-politik öznelerin konumlanışı mücadelenin ‘anti-kapitalist’ olması anlamında şiddetin ertelenebilir bir düzlemine sahipken ‘anti-faşist’ mücadele yürüten ‘halkçı’ların ise şiddet araçlarını pratik-politikanın merkezi bir yerine oturtma kaygısı belirgin bir farklılığa işaret etmektedir.
Marksist olmayan devrimciliğin yıkıcılığı karşısında Marksist pratik-politik öznelerin takındıkları pozisyonun, ‘teorik’ düzlemin kategorilerine dahil olmadan sadece ‘konjonktür’ü görerek ifadelendirmeleri de oldukça az rastlanan bir unsur olarak belirmekte, ifade edilen ‘politikanın özgüllüğü’ doktriner bir eğilimle reddedilmektedir.

Sınıf, devrimci politika ve şiddet araçlarının kullanımı arasında ‘ideolojik’ olarak kurulan bir bağ yer almaktadır, ve burada kullanılan bu üç kategorinin anlamlandırılması, aralarında kurulan ‘ideolojik’ bağın birlikteliği temelinde ortaya çıkmaktadır.


“Sınıfa Karşı Sınıf” mı “Kuvvete Karşı Kuvvet” (7) mi?
Marksizmin kurucularında görülen tarzda, bilim-politika argüman ve kategorilerinin aynı anda ve aynı düzlem içerisinde konumlandırılmaya çalışılması, bir yandan II.Enternastonal’in devrimci politik alandan koparak, sadece ‘üretim ilişkilerinin evrimci’ aşamasına yönelen, diğer yandan da Marksizmden etkilenen ancak politik düzlem içerisinde reformist olan bir özne’nin yaratılmasına gerekçe olabilecek tarzda ve güçtedir. Poluntzas’ın işaret ettiği üzere, Marx’ın farklı deyimleri “benzeşik anlamda kullanması” (8), yine Marx’ın özellikle politik yazılarında görülen “anlam karmaşıklıkları...”(9) ayıklama işleminin zorunluluğuna işaret eden özel önemde sorunlar olarak belirmektedir. Ayıklama işleminin özel önemine ek olarak gerek Marksizmin içerisinde yer almak gerekse politik argümanların konjonktüre göre anlam kazanması üzerinden, May’ın farklı bir bağlamda işaret ettiği üzere “yönelmemiz gereken Marx’tan çok Marksizmdir” (10). Bu anlamda Sorel’in özellikle üzerinde durduğu ve döneminde çoğu Marksistin dışında yer aldığı, “Marx’ın nihai savaşa hazırlığı betimlemek için kullandığı terimler zaman içerisinde belirlenmiş doğrudan ve somut saptamalar olarak kabul edilmemelidir, sadece bütünü bizleri sarsmalıdır ve bütün de oldukça nettir” (11) saptaması, Marx’ın somut politik tutumunun dışında Marksizmin bir başlangıç olarak ‘klasikleri’ anlamamızda uygun bir yerde konumlanmaktadır. Marksizm kurucularının, politik düzlemin içerisindeki konumlanışlarına ve ‘an’daki fiili duruşlarına göre ele alınması, (bütün olarak değil), güçlü reformist bir eğilimin Marksizmin içerisine sirayet etmesine gerekçe olabilecek bir tarih yazımıdır.

Sınıf’ın, Marksizm üzerinde yarattığı ‘daralma’ zorunlu olarak ayrımların gündeme gelmesine gerekçe sağlamış, olması gereken ayrımların vurgulanmasına özel bir pozisyonla gerekçe olmuştur.

Laclau ve Mouffe’un özellikle politik düzleme ilişkin bir öz arama uğraş ve çabasına karşı verdikleri “teorik” mücadele göz ardı edilmemeli yine sınıfçılığın Marksizm politik alanında yarattığı daralma bu bağlamda ele alınamalıdır. Laclau ve Mouffe’un, Hardt ve Negri’nin aksine ‘farklı antoganizma’ hareketlerine bakarak, “hiç kuşku yoktur ki bir çok durumda baskıcı bir rejimin zor yoluyla yıkılması bütün demokratik devrim ilerlemelerin koşuludur”(12) şeklindeki yaptıkları açıklama ‘şiddetten arındırılmış bir çokluk’un aksine, politikanın özgüllüğüne yapılan bir vurgu olarak kabul edilmelidir.


“Pratik-politikanın önündeki ‘teorik engel’; sınıf”
Sınıf ve pratik-politika arasında, ideolojik olarak kurulan bağ ve bu bağın yarattığı teorik-politik kordinasyonun ‘işlevli’ ve sonuçlarının ‘anlamlı’ olduğunu ifade edebilmek mümkün görünmüyor. Konjonktürü politik sınıf mücadelesinin somut durumu olarak saptayan Poluntzas’ın (13), kurmaya çalıştığı ilişkinin kendisi ‘ideolojik düzey’ olarak adlandırdığı yerde varlık buluyor, Poluntzas’ın Althusser dolayımıyla Lenin’i işaret ederek saptamaya çalıştığı konjonktür kavramı (14), bir yandan da Gramsci dolayımıyla içerisinde yer aldığı kuramsal analizin olması gerektiği üzerine kurularak, ayrımların sadece ideolojik bir düzlemde algılanmasına neden oluyor (15). Poluntzas’ın pratik-politika bağlamında ekonomizme düşmeyen ve somut olarak devleti gören “(...)zira kelimenin güçlü anlamında var olan, sadece tarihsel olarak belirlenmiş kapitalist yapıdaki devletlerdir” (16) yönelimi ne kadar anlamlıysa, politik düzeyi “bir yapının çelişkilerinin yansıyıp yoğunlaştıkları kesin sonuca götürücü düzey olarak bir toplumsal kuruluşun yapısına bağlamak gerekiyor” (17) analizi ise konjonktürü bilim alanına görmesine neden olan bir bağlam şeklinde karşılığını bulmaktadır.

Bu gün Marksizmin, “bir tutulma içerisinde, egemen toplumsal kötümserliğe karşı koşullu olarak iyimser olan, yaratıcı ve aktif bir alternatif önermekten uzak” (18) olmasında sınıfın ontolojik düzlem içerisinde, Marksizm üzerinden yarattığı daralma ve oynadığı kısıtlayıcı rolün etkisini izleyebilmek mümkündür. Sınıfın düzlemsel olarak içerisinde yer aldığı konum, pratik-politik argümanların neden ve sonuçlarına karşılık gelebilecek fiili bir eyleyişin gerekçesi olarak sunulamaz. Pratik-politikanın içerisinde bulunduğu düzlemin kendisi, önsellik dürtüleri içerisinde “radikal bir değişime neden olabilecek toplumsal gücün tekliği” (19) ni, konjonktür içerisinde aramakla, pratik-politikayı konumlandıramaz. Teorik sınıf kavrayışının, fabrikalarda yer alan işçiler özelinde görülmeye çalışılarak düzlemler arasında ‘kurulması tasarlanan’ bağdaşıklıklar, “işçi sınıfının(...)sermaye üreten sınıf olarak yapısal konumun ona eşsiz bir devrimci potansiyel vermesidir” (20) ‘önermesi’ne neden olmakta, bu algılayışın somutluğunda ise politika ‘teorik olmayan’ gerekçelerle ‘teorinin’ alanına terk edilmektedir.

Politikanın özgüllüğü konusunda ve ‘özgüllüğün’ tarihselin bir parçası olarak kavranması, kavranan zaman dilimi olan ‘an’da ise üretim ilişkilerinin politikanın merkezine konumlandırılması, aynı zamanda konjonktürün idealist bir zaman dilimi olarak ‘geçerlilik’ kazanmasına neden olmaktadır. Laclau ve Mouffe’un “işçi sınıfının büyük ölçüde klasik Marksist hayal gücünün bir ürünü olduğunu” (21) ifade etmeleri bu anlamda bir geçerliliğe sahiptir. Politik devrimin tarihsel devrimle eşleştirilmesi üretim ilişkileri ve üretici güçlerinin (‘ama işçilerin değil’) politik düzlemde algılanmasını beraberinde getirmek ‘zorundadır.’ Pratik-politik düzlemde kalmak kaydıyla May’ın işaret ettiği, “yadsınan şey(...)toplumun ve devrim sorunun bu üretim ilişkilerine (ya da bir başka ayrıcalıklı ilişkiler kümesine) dayanılarak tanımlanmaları gerektiği iddiasına doğru yöneliş” (22) sorunu Marksizmin içerisindeki güçlü bir kutbun edinimini sergilemektedir. Devrimci pratik-politik hattın kendisini üretim ilişkileri merkezli olarak konumlandırılmaya çalışılması, politik hattın kör noktasıdır. Ve bu kör nokta içerisinde düzleme yayılmış iktidar araçlarının, kapitalist üretimin aşamasının tarihsel blokları olarak algılanması sınıfçılığın politik düzlemde egemen olmasına karşılık gelmektedir.
H.Fırat’ın konjonktürü ve dolaylı olarak politikanın özgüllüğünü tanımayan düzleminin (23) pratik-politikaya ‘dışarıdan’ bakan yaklaşımı ile işçi sınıfı ideolojisine indirgediği Marksizm yaklaşımının, parçalayıcı olmayan bir ezilenler yörüngesi çizebilmesi mümkün değildir. Ve bu bağlam içerisinde ezilenlerin içerisinde yer aldıkları devrimci pratik-politik hat, H.Fırat’ın ‘kavramsal’ devrimciliği karşısında her zaman ‘geriletici’ bir unsur olarak kalacaktır (24). Politik düzlemin içerisinde özgüllük kavrayışının anlamı konjonktürde var olan pratikerliğin somutluğunda ortaya çıkar, bu somutluğun hangi argümanlarla desteklendiği ile devrimci fiili duruş arasında direkt olarak ortaya konulabilecek bir bağlantı noktası yoktur. Bu unsur dahilinde, devrimci pratik-politik hattın kendisi (‘devrimci bir öznenin değil’) savaşım araçlarının kullanımı ve konjonktürde karşısına aldığı aygıtlar dahilinde ifadelendirilir. “ ‘Hak’, ‘hukuk’, ‘ekmek’, ‘adalet’, ‘vatan’, derken iki yüzyıldır küçük-burjuva popülist akımların temel ideolojik önyargılarını” (25) yinelemekle, fiili devrimcilik arasında kategorik bir ayrım söz konusudur. Aynı zamanda Julliard’ın üzerinde durduğu üzere “vatan ya da devrim, hatta demokrasi için ölmek mutlaka liberal bir fikir değildir” (26) kimi konjonktürlerde “düşmanlar[la] aynı tanrıya tapmak” (27) sadece fiili pratik-politik hat için gerekli olabilecek öğeleri içerisinde barındırabilir (28). Ancak, H.Fırat’ın gerek Marksizmi (bilimsel sosyalizmin, işçi hareketinin kendisi olduğu (29) ) gerekse devrimci pratik-politik hattı konumlandırmasına ilişkin günümüz reformist solu ile gösterdiği paralelliklerde ‘kategorik’ bir ayrımın söz konusunu olduğunu söyleyebilmek mümkün görünmüyor. Hekimoğlu’nun “bizi devrimci demokrasiden ayıran devrimci demokrasinin toplumsal tepkilere ve bu tepkilerin belli bir mücadeleye dönüşmesine bağımlı olmasıdır” (30) ayrımı ile H.Fırat’ın konjonktürü tanımayan ‘gerçekliği’ arasındaki paralellik bu anlamda ‘ürkütücüdür’. H.Fırat’ın, işçiciliği halkçılıkla ‘değiştiren’ ancak bu ‘değişimi’ devrimciliğin pratik-politik hattını koruyarak gerçekleştirmeye çalışan politik öznelere uyarısı, “Marksizmin özünü kaçırmak” (31) olmakta, ancak kendisinin içerisinde bulunduğu doktriner işçiciliğin politikada yarattığı handikaplar ile teorik olarak Marksizmin değil sosyalizmciliğin içerisinde kaldığının farkına varamamaktadır. “(...)İşçi sınıfını sosyalizmin taşıyıcısı olarak gör[ülmesinin] genel olarak Marksist perspektifi bozan bir özselciliği” (32) H.Fırat ve diğer işçici yaklaşımların içerisinde yer aldıkları ‘teorik-politik’ tutum ve unsurların, ana noktası olarak belirmektedir.

Marksizmin pratik-politik düzlem içerisinde bir tür ezilen ideolojisine dönüşmesi önünde, politika ve bilim düzlemlerinin kalın çizgilerle ayrıştırılması özel önemde görülmektedir. Marksizmin bir tür işçi ideolojisine dönüştürme girişimlerinin yarattığı problemler iki farklı düzlemde Marksizmin yitimine neden olmaktadır. ilk olarak, Marksizmin diğer ezilen ideolojilerinden kategorik olarak farklılıkları silikleştirilmekte, diğeri ise ideolojik olarak kurulan sınıf ve politika arasındaki bağın yarattığı handikaplar özelinde, devrimci pratik-politik hattın kurulamamasına neden olmaktadır. Marksizmin sadece devrimci pratik-politik hat ile eşleştirilemeyeceği ne kadar açıksa, yine Marksizmin şiddet araçlarından arındırılmış bir politik özne ‘yaratımına’ katkıda bulunamayacağı o kadar nettir. Marksizm kendisini ezilen ideolojilerinin devrimci politik öznelerinden, devrimci pratik hat içerisinde şiddet araçlarının kullanımı anlamında ayıracak politik gerekçelere sahip değildir. Konjonktürde teorik angajmanların içerisinde yer alınamayacağı tespiti, pratik-politik düzlemin ‘özgül’üğüne yönelik bir açık uç konumu yaratılmasının kendisini ifade eder. İdeolojizmin pratik-politik hat içerisinde, sınıfla kurduğu ilişkinin kendisi, ezilen ideolojilerinin yıkıcılığı karşısında, ya reformizme yönelerek II.Enternasyonalin ruhunu ‘an’a taşıyor, ya da ‘bir ezilen ideolojisi olmayarak’ ezilen ideo-politik devrimcilere yönelinmesi gereken iktidar araçlarını, kapitalist üretim ilişkilerini politikanın merkezine koyarak, işaret ediyor. Şiddet araçlarının kullanımı ve dolayısıyla devrimci pratik hattın kurulmasına yönelik merkezi bir konum önemli, ancak konjonktür bu hattın yer ve zamanını tayin etmede belirleyicidir. Marksist pratik-politik bir öznenin, devrimci pratik-politik öznelerden, politik düzlemde konumlanışının farklılıkları konjoktüre taşınabilecek bir ayrım ve vurgu olamaz, bu bağlam içerisinde Lenin’in 1902’den başlamak kaydıyla konjonktürel olarak şiddet araçlarını kullanım tarzına yönelik varlığının, Marx ve Engels’ten tereddütsüz bir biçimde kategorik olan farklılıkları Lenin’in sadece ‘ideolojistlerin’ düşmanlığını kazanmasına neden olmamış aynı zamanda yakın dönemlerde “Lenin’in eylem kılavuzunun temelde Ikachev (19.yy ortalarının halkçı düşünürü) tarafından Rus terimlerle tercüme edilmiş Jakoben Blanquicilik geleneğinden türediği ileri sür[ülmüştür]” (33).


Post-Marksizm ve Marksizmin etkileşim kanalı; pratik-politik düzlem
Laclau ve Mouffe’un Marksizm üzerinden yürüttükleri tartışmaların iki farklı düzlemde algılanması zorunlu ve önemlidir. Bu bağlamda, ilk olarak; sınıfın ontolojik düzlemde var olan daraltma ve gerilimlerini Laclau ve Mouffe özelinde izlenmesi, politikanın özgüllüğünün kurulumu ve önsellik ilişkisinin pratik-politikadaki reddiyesi için gerekli görünmektedir. Ancak, Marksizmin iç tümleyenlerinde var olan geçişsizlik unsurunu görmeyen Laclau ve Mouffe’un tarih bilimi ve yasalarına ilişkin pozisyonlarının ise ‘ontolojik bir bilim’ (34) olarak anlamaları, kapitalist üretim ilişkilerinin bitimine bir tür ‘sınırlama’ getiren Wallerstein’ın pozisyonundan farklı bir bağlamda değerlendirilemez. Tarih bilimine yönelik eleştirel yaklaşımların ontolojik düzlemin argümanlarıyla karşılığını bulması, yapılacak olan değerlendirmelerin ‘tarih altı’ bir konumda gerçekleşmesine neden olabilecek güçtedir. Tarihsel Materyalizmin düzlemi ile politikanın özgüllüğü arasındaki ayrım halkaları özellikle Laclau ve Mouffe özelinde girilen dolayımlı tartışmalarda bir set görevi görmektedir.
Ayrımların silikleştirilmesine yönelik her girişim Marksizmin değil Laclau ve Mouffe’da temsil edilen post-Marksizmin hanesine yazılacak bir artı puandır. Laclau ve Mouffe’un direkt olarak Marksizmi değil ideolojistlerin Marksizm edinimlerini, ‘postlaştırmaları’ “politika halkasının özgüllüğü, zorunluluk zincirinden kopmaktadır” (35) kurgusuyla kendisini gösterir. “Özerk politik müdahale pratikte daha etkili hale getirildiği ölçüde ‘tarihsel zorunluluk’ söylemi geçerliliğini yitirmekte ve toplumsalın kenarlarına doğru gerilemektedir” (36) kurgusuyla ise teorik zorunluluk kavramı, pratik-politik unsurların varlık koşuluna bağlanarak ideolojistlerle bulundukları ‘düzlemi’ birleştiriler. Bu bağlam içerisinde “Marksist ‘bilim’in garanti ettiği, altyapının hareket yasaları” (37) nın ontolojik düzlem içerisinde ‘gerçekliğinin görülmesini beklemek yoğun bir pozitivist etkiyle yüklüdür. A priorilar ve aktüel bir olay arasında bir momentte örtüşüklük izlenmeye çalışılması ise (38), bilim alanının ontolojik düzlem gerçekliğinin içerisinde kaybolması anlamını taşır. İdeolojistlerin teoriden pratik-politik hattı açıklamaya çalıştıkları anlamlı bir eleştiridir, ancak Laclau ve Mouffe’unda “(...)tahmin ettiği hareketten değil de politik olarak göze çarpar durumda olan harketlerden ‘teorileştirmeye’...” (39) giderek, ideolojistlerin konumunu, kendi deyimleriyle “tersine çevirmekten fazla bir şey yapma[maları]” saptanabilen bir konumda yer almaktadır. “Hem kollektif kimlik seviyesinde hem de toplumsal yapı seviyesinde sınıfın cinsiyet ve ‘ırk’a göre teorik ve siyasi başatlığını da reddetmemiz gerekir” (40) kurgusu üzerinde durulan ayrımların, düzlemler arasındaki reddiyesinin bağdaşık bir sorunu olarak belirmektedir.

Tarih bilmi ve yasalarını politik düzlemin antoganizmalarına bakarak reddiyelerine karar veren Laclau ve Mouffe’un, içerisinde yer aldıkları konum, pratik-politik düzlemin yanlış araçlarla ancak doğru bir analizle değerlendirilmesine neden olmaktadır. “A priori ayrıcalıklı noktalar”ın solun politik analiz ve eylem kapasitesini sınırladığı belirten yazarların (41) buradaki ‘sınırlılığın’ oluşmasında asıl engel olarak sınıfçılığı görmeleri (42) pratik-politikanın konumlandırılmasında bir anlama sahiptir. Yine adı geçen yazarların, solun pratik-politik kanalları konjonktür özelinde algılaması gerektiğine ilişkin yapılan vurguları (43) ile istisnasız bir ezilenler yörüngesi için ‘harcadıkları çabalar’ (44) ideolojistlerin pratik-politik düzlemleri karşısında oldukça farklı ve farklı olduğu oranda da anlamlı bir yerde konumlanmaktadır.
Laclau ve Mouffe’un pratik-politik düzlem içerisinde ideolojistlerle olan politik tartışmaları, Lenin’in Menşevikler özelinde dönemin Rusya’sında gerçekleşen tartışmalarından kategorik olarak farklı bir bağlamda konumlanmamaktadır. Lenin’in (genel bir bakışla) ezilenler üzerinden gerçekleştirdiği ve algıladığı pratik-politik düzlemin kendisi ‘teorik bir işleme’ gereksenim duymaksızın varlık bulmuştur. Dönemin Rusya’sında “Marksizme bağlılık, kuşkusuz sanayi proleteryasının toplumdaki konumuyla devrimi gerçekleştirecek unsur olarak görülmesi (45) anlamında Lenin’in konjonktürel pratik eyleyişi açısından ve dönemin ideolojistlerden farklı olarak “tüm ümitlerini” ezilen bir bölük olan (hareketlilikleri merkezinde) köylülüğe bağlaması (46) (ve başka pek çok ayrım) anlamında dönemin Marksistlerinden farklı bir pratik-politik düzlem içerisinde olduğunu görmek çok da zor olmamalıdır. Lenin’in teorik olan ile pratik-politik hat arasında çizdiği ayrım “rotaya bakarken öğrenilenlerin yitirilmekten korkulduğunu” (47) ifade etmesiyle belirginlik kazanır.
Bu anlamda Laclau ve Mouffe’un eleştirel edinimlerini yöneltikleri nokta(lar), günümüz Marksizmin bütünlüğü içerisinde bir düzlem olan politik alandır. Bunun dışında, Laclau ve Mouffe’un Marksizmin bütünlüğüne ve tarih bilimine yönelik eleştirel yaklaşımları ve reddiyeleri, sadece ideolojik bir zeminde kalmakta bir tür ezilen ideolojisinin yarattığı düzlemde varlık bulmaktadır. ideolojistlerin ideolojik pratik-politika anlayışlarının kısırlığı ile post-Marksistlerin genişliği, tarih bilimi ve diyalektik materyalizm anlamında (Marksizmin diğer tümleyenleri anlamında) ‘bir yere’ sahip değildir.

Vurgulanması gereken, post-Marksistlerin politik düzleme ilişkin ortaya koydukları işlevli tablonun sadece pratik-politik düzlem içerisinde ‘geçerli’ bir konumda yer aldığıdır. Bunun dışında post-Marksistlerin bu işlevli tablolarının Marksizmin bütünlüğü karşısında ‘yapısal bir belirlemeler alanı’ olarak kavranması, ‘teorik-politik’ Marksizm için gerekçeleri oldukça zayıf olacak bir belirleme ilişkisinden farklı olmayacaktır. Post-Marksistlerin ‘yeni dönem ezilenlerinin’ ideo-politik argümanlarını kapsayıcı bir konumda yer almaları var olan farklılıklarını değil, ideolojistlerin içerisinde yer aldığı ideolojik bir doktrinerliğin sonucudur.


Marx ve Engels’in Pratik-Politik Hattı
Kurucuların, konjonktüre göre pratik-politik düzleme çubuk bükmeleri, genel anlamda sınıf politikalarının karşısında oldukça zayıf bir edinimin ürünü olarak kalmıştır. Marx ve Engels’in genel bir bakışla, üretim ilişkilerinin gelişmişlik düzeyine göre saptamaya çalıştıkları pratik-politik duruş, Mao’dan günümüz Marksist pratik-politik öznelerin, devlet karşısındaki tutumlarına özel olarak ‘biçim’ vermiştir. Sınıfın gelişmişlik düzeyinin derecesinin, politik düzlem içerisine katılarak ‘evrimci’ bir kategorizasyonun pratik-politikanın baş muhattabı olarak konumlandırılması Marx ve Engels’in politik yönelimlerinin ana belirleyicisi konumundadır. Marx’ın sınıf ve politika üzerinden, Bakunin özelde olmak üzere, dönemin anarşistleriyle girdiği tartışma ile, bu gün Marksist olmayan devrimci ve ideolojik akımlarla, ideolojistler arasında yaşanan tartışmalar arasında görülen paralellikler Marx’ın açtığı ‘yol’un farklı bir varyantı olarak okunmalıdır. Komünist Manifesto’da lümpen proleterya’nın politika dışı bir edinime tabi tutulmasının (48) ve Alman proleteryasının niceliksel olarak var olan güçsüzlüğünün “kuramsal doğrularla telafi edebileceklerinin” (49) ifade edilmesi, teori içi bir politika anlayışının ürünü olması açıkken, “görece ayrıcalıklı işçiler, diye belirt[en] Marx[ın](...) ‘dar ve bencil olmaktan uzak çabalarının ezilen milyonların kurtuluşunu hedeflediği konusunda tüm dünyayı ikna’ etmelidir” (50) kurgusu ise yine, teorik bir kategorizasyon olan üretici güçlerin politikanın içerisine dahil eden ve ettiği oranda da özgüllüğün reddiyesini çizen bir ‘sınır’ anlayışıdır. Marx’ın anarşistler özelinde, politikayı konumlandırışına ilişkin, Thomas’ın altını çizdiği şekliyle “Marx’ın kariyerinde çok farklı zamanlara rastlayan, anarşsizme karşı ataklarını birbirine bağlayan devamlılığın kendisi, önemli açılardan Hegelcidir” (51) ifadesi, ‘Hegelyan tarihselci’ paradoks üzerine kurulu idealist algılayışın ürünü olarak konumlanmaktadır. Ve Marx’ın anarşistlerle girdiği polemiğin kendisi, devrimci pratik hat üzerinden değil teori içi bir edinimin pratik-politik düzleme indirgenerek ‘fantastik olmayan’ bir ‘doğruluk’ üzerinden (‘gerçeklik değil’) gerçekleşmesi sorunudur.

Determenizm unsurunun, ontolojik düzlemin kendisine içsel bir ‘bağ’ olarak nitelendirilmesi, politik özgüllüğün alanını darlaştırmakta, bu darlaşma ise politikayı belirli sınırlar içerisine hapsetmektedir. Sınırlanan alan içerisinde ise, önemli olan nokta ezilenlerin hareketliliği değil, ‘sınıf’ın bu hareketlilik içerisinde nerde yer aldığıdır. 19.yüzyılın ezilen hareketliliği içerisinde Marx ve Engels’in, ikircikli olan yaklaşım tarzlarının kendisi, devranılan bir miras olarak günümüz ideolojistler tarafından tekrar şekillenmektedir. H.Fırat’ın günümüz PKK eleştirisi ("yıkılması gereken bir barikat” (52)) ile Engels’in 1873 yılında İspanya’nın Bask bölgesinde Cartegena şehrindeki Bakunincilerin ayaklanışlarını “utanç verici ayaklanma” (53) olarak nitelendirmesi arasında, Marksizmin ideolojik olarak bir tür işçi ideolojisine indirgenmesinin izlerini sürebilmek mümkündür. “Bilimsel sosyalizm işçi hareketinin teorik ifadesidir; o toplumsal dayanağını işçi hareketinde bulabildiği ölçüde pratik yaşamda gerçek anlamını bulabilir ve sonuçlarına ulaşabilir” (54) ifadesi ile Engels’in 1871’de Londra’da “yapılması gereken siyaset işçi siyasetidir” (55) kurgusu bu veri dahilinde işlevlik kazanmaktadır. Engels’in sözünü ettiği işçi siyaseti, Marx’ın özel olarak tartışma ve polemiklerinde öne çıkardığı, ezilenler içerisinde yer alan bir işçiler bölüğü değil, (!) üretici güçleri temsil eden bir kategoridir. Bu kategori, “bilimsel kesinlikte düşünce ve pozitif bir öğreti olmadan, işçilere seslenmek vaiz oyunu oynamaktır” (56) ifadesinde kendisi gösteren, ‘bilimsel politikanın’ unsurudur.
Marx ve Bakunin arasında yaşanan gerilimler, (57) ezilenlerin ontolojik düzlem içerisindeki ‘ayrıcalıklı’ unsurları üzerinden yaşanan bir tartışmadır. Bakunin’in ise ezilenler içerisinde bir yer işgal eden proleteryaya karşı bakışı, Marx’la olan tartışmaları ekseninde ideolojik olarak biçimlenmiş görünmektedir. Marx’ın politik düzlem içerisine ideolojik bir bağ yardımıyla dahil etmeye çalıştığı ‘işçi sınıfı’ kurgusu, yine aynı ideolojik bağ ekseninde Bakunin tarafından reddedilmektedir. Bu anlamda, Bakunin’e göre proleteryanın “potansiyel olarak devrimci iradesini boğacak tipte bir bilim ve öğretiye” (58) sahip olması, düzlemler arasında kurulmaya çalışılan kaotik bir ikircikliliğin kendisi olarak belirmektedir. Bu bağlamda, Bakunin’in pratik-politik düzlem içerisindeki konumlanışı, (daha fazla ezilen bölükle ilişkilenişine karşın) Marx’tan kategorik olarak (59) farklı olabilecek ‘saf bir ezilenler’ yörüngesi çizmez ve böyle bir yörünge çizememesindeki ana neden, Marx gibi ezilenlere (farklı nedenlerden beslenmek kaydıyla) ideolojik bir bağlamda ilişkiye geçmesidir. Ancak, Bakuninin işçiler ekseninde, onların birer ezilen bölük olarak dışlanmasının değil, hareket halinde olan ezilenlerin kendi içlerinde devrimci pratik hatta (ve dolayısıyla şiddet pratiğine) en yakın olmak şeklinde anlaşılabilecek bir hiyerarşi saptamasıdır. Oysa ki Marx’ın proleterya dışı ezilenlerle girdiği ilişkinin kendisi, hiyerarşik bir saptamanın konusu bir yana, zaman zaman ‘apolitik’ bir tutum olarak belirmektedir. Marksizm, Marx’la başlamak kaydıyla ezilenlerin tümünü kapsayacak politik bir atmosferin içerisinde oluşmamış oluşu, Bakunin’in pratik-politik hattını özellikle belirgin kılmakta ve Marksizmin ortaya çıkışıyla paralel bir dönemde oluşan Bakuninciliğin, hareket halinde olan ezilenlerle girdiği ilişki devrimci pratik hat için ‘devranılan bir miras’ olarak konumlanmak zorundadır. Bakunin’in, ”ayak sesleri duyulan devrimin Marx’ın terazisindeki ‘gelişmişler’in değil, ezilmiş, bastırılmış, potansiyel olarak şiddet dolu örnek insanların eseri olacağını” (60) ifade etmesi, günümüz ideolojizminin pratik-politik yönelimi karşısında ampirik olarak izlenebilen bir yerde konumlanmaktadır.

Marx’ın Bakunin özelinde dönemin ‘devrimci anarşistleriyle girdiği tartışmalarda, devrimci olan ile olmayan arasında bir ayrım gözettiğini ifade edebilmek mümkün görünmüyor. Bu bağlamda Proudhon’la oluşan polemiklerinde var olan teorik önsellikler, Marx’ın dönemin tüm anarşistlerini aynı düzlem içerisinde görmesine neden olmuş, polemiklerinde ‘devrimci politik hat’ ikincil bir kategori olarak kalmıştır. Proudhon’un devrimci olmayan anarşsizmi ile Bakunin’in “eylem devrimci”iği (61) arasındaki ayrım Thomas, tarafından “Proudhon’a yöneltilen argümanların Bakunin’i de kapsayacak şekilde genişletilemeyeceği” (62) şeklinde ifade edilir. (63). Lenin’in ise, Marx’tan farklı olarak devrimci anarşistlerle ‘ilkelerde’ olmamak kaydıyla, belirli konjonktürlerde “anlaşmanın mümkün olduğunu gözlemleyerek girişimde bulunmuş” (64) olması, Lenin’le birlikte “başkalaşan” Marksist politik hattı ifade etmektedir.

Marx’ın ezilenlerle girdiği ilişkinin boyutları işçicilik ekseninde şekillenmekte ve bu şekilleniş Marx’ın ezilen diğer bölüklerle ilişki kuramamasına neden olmaktaydı, Marx’ın “Enternasyonelde bir çok seksiyonunda adının bile bilinmemesi”ne (65) karşın, “Enternasyonalin yayıldığı çoğu yerde ise Bakunincilik şemsiyesi altında olması” (66) ayırt edici bir politik genişlik unsurunu ifade etmektedir (67). Marx ve Engels’in “İşçi kitleleri doğaları gereği politiktirler” (68) yaklaşımı politik olmaktan uzak bir eğilimdir, May’ın üzerinde durduğu üzere, “işçi sınıfının Marksist persepektifi kucaklamada gösterdiği başarısızlık” (69) ayrımları gündemine almak zorunda olmayan bir post-yapısalcı için bulunmaz nitelikte ve önemde, ideolojik bir yanılsamanın arta kalan kurgusudur. Kurucuların, dönemin ‘sınıf dışı’ ezilenlerine karşı oluşan politik tutumları, ve üretim ilişkilerini politikanın merkezine konumlandırma çalışmaları, Sorel’in “sosyalizmi bütünüyle söze dayanan bir doktrin” (70) olarak adlandırmasına neden olmuştur.

Marx’ın Bakunin eleştirisinde özel bir yere sahip olan ‘irade’ (71) kavrayışı, politik olmaktan çok üretim ilişkileri ekseninde gelişmiş, şiddet ve yayılımını da Marx bu tarz bir edinime tabii tutarak konumlandırmıştır. Bakunin’in ‘an’ içerisinde ezilenlerle ilişki kurarken (72) Marx ve Engels ise, “devrimci her etkinlikten önce gerçeklerin bilimsel bir çözümlemesinin gereğinin yadsınmasına(...)karşı çıkarak” (73) ezilenlerin fiili olarak iktidar karşısındaki durumlarını değil, üretim ilişkileri içerisindeki ‘sömürülmelerinin’ (dolayısıyla el konulan artı değerin) yerini tayin ederek, ezilenlerle ilişkiye girmişlerdir. Bakunin, dönemin Rusya’sında iktidarın stütokosunu bozan ve “şiddet eğilimine olan yatkınlıkları” özelinde eşkiyaları dahi gören bir politik genişliğe sahipken (74), Marx ve Engels’in politik alan içerisinde sıkıştırılmış temalar üzerinden konumlandığını izleyebilmek mümkündür (75). Marx ve Engels’in politik düzlem içerisinde teorik önsellikler aramaları, ontolojik düzlem içerisinde “a priori ayrıcalık aramayan anarşistler için” (76), ezilenlerle kurulan ilişkinin belirgin olarak farklılaşmasına neden olmuştur (77). 20.yüzyılın Marksizm anlayışında ise, Gramsci’nin ifade ettiği “(...)marksist komünizm, modern işçi sınıfının ve yalnızca bu sınıfın tikel anlayışıdır” (78) kurgusu, yine Marx ve Engels’den devralınan işçiciliğin, hareketliliğe bakılmaksızın ifade edilen yaygın bir eğilimin ürünü olacaktır. Engels’in dönemin ezilenleri arasında, “sosyalistlerin tek uluslararası büyük ordusu var” (79) şeklindeki işçici yönelimi dönemin ezilenlerine seslenme anlamında kısıtlayıcı bir etkiye sahip olmuş bu tarz kısıtlayıcı ve ideolojik daraltmaların beslendiği ‘bilimsel politika’ anlayışı, güç ilişkilerinin ertelenerek, “savaşta galip gelebilecek bir politikaya sahip komünistler” (80) ilkesinin genel bir eğilimle destek görmesine neden olmuştur. Bakunin ise, içerisinde tüm ezilenlerin bulunması gerektiğine dikkat çeken “düzenli bir devrim ordusunun” (81) kurulmasını tasarlamıştır. Hobsbawm’un farklı bir bağlamda ifade ettiği, “anarşizm, yoksulların geleneksel aczini meşrulaştır[ması]” (82) yetisinin ise, 19.yüzyıl içerisinde de özellikle ezilenler arasında anlamlı bir yankı bulmuş olması önemli görünmektedir (83).

Marx ve Engels’te ezilenlere seslenme anlamında yaşanan ideolojik-doktriner daralmayla şiddet pratiğinin politikanın içerisinde yaşadığı daralma aynı paralellik üzerinden yükselmektedir. Ontolojik düzlemi tarihsel alanın kategorizasyonları dâhilinde algılama ve nedenler oluşturma, Marx ve Engels’te oldukça güçlü bir eğilim olarak belirmekte, beliren bu eğilim Hardt ve Negri’nin şiddet karşıtı politika anlayışlarının tümleyenlerini Marx’ın proleterya tanımına dayandırmalarına (84) neden olabilecek güçte ‘sürece’ yayılarak, ‘konjonktürü tanımayan’ bir düzlemde gerçekleşmektedir. Marx’ın şiddet pratiğini algılayış tarzı, üretim ilişkilerinin ve dolayısıyla üretici güçlerin gelişmişlik düzeyine göre şekillenmekte ve bu şekilleniş aynı zamanda, reformist-işçici ve içerisinde ‘ilkelerin’ köşeleri tuttuğu bir düzlemde kendisine yer bulmaktadır. Marx’ın “komploculuk ve terörizmden Enternasyonalin ilkede ve pratikte kaçınması gerektiği” (85) vurgusu şiddetin, güç karşısındaki şeklinin belirmesine ilişkin politik olmayan bir tutum olarak okunabilir. Bu politik olmayan tutumun, 19.yüzyıl içerisinde yer alan ve şiddet pratiğine baş vurma anlamında bir tür potansiyel olarak konumlanan ezilenler için, “Marksizm genel itibariyle, anarşizme geçmiş pek çok kimse için, tek umut olanağını temsil eden dolayımsız ya da ayrımsız tipte şiddete ilke olarak karşı çıkmak anlamına gel[mesi]” (86) yeterince açıklayıcı bir unsurdur. Marx’ın pratik-politikasının içerisinde şiddet ve araçlarına yaklaşım, politik olmaktan uzak toplumsal formasyonun alt yapı unsurları üzerinden şekillenen doktriner bir algıyaşın temelinde şekillenmiştir.

Marx ve Engels’in Narondiklerin (87) Rusya’da yarattığı şiddet pratiğinin kendisini “Batı Avrupa’da tarihsel olarak geçerli olmadığını” (88) ifade etmeleri, üretim ilişkilerinin ve güçlerinin gelişmişlik düzeyine göre belirlenen, politik bir düzlemin bilimsel düzlem içerisinde kalınarak ‘düşünülmesi’ anlamına gelmektedir.

Marx ve Engels’in şiddetin kendisine yönelimine ilişkin bir tür ‘bilimsel engel’den bahsedebilmek mümkün görünmektedir. Bu bağlam içerisinde, “hükümete şunu açıklamalıyız: Biz sizin, proleterlere karşı yöneltilmiş bir silahlı güç olduğunuzu biliyoruz; biz size karşı olanaklı bulunduğu sürece barışçıl araçlar ve kaçınılmaz olduğu zamanda da silah kullanacağız” (89) önermesi, şiddet ve politika anlamında iki farklı alanda konumlanmaktadır. “Olanaklı bulunduğu sürece barışçıl araçlar...” kurgusu, konjonktürel olarak ifade edilen bir politik tutumun kendisi olabilir, ancak Marx’ın burada üzerinde durduğu “barışçıl araçlar...kullanacağız” eğilimi, konjonktürel olmaktan çok yapısal ve yerleşik bir politik tutumun kendisi olarak belirmektedir ki, bunu Marx’ın “emekçilerin barışçıl yollarla amaçlarına ulaşabilecekleri ülkelerin varlığını yadsımıyoruz” (90) şeklinde yaptığı açıklama tanıtlar niteliktedir. Marx’ın şiddet ve politika ilişkisi bağlamındaki ikinci tutumunun ise, ‘devrim zamanında devrimci olmak’ ‘zorunluluğuna’ dayandığını ifade edebilmek mümkümdür. “zorun devrimlerimizin kaldıracı olması gerektiğini de; emeğin egemenliğini kurmak üzere, bir süre için, zora başvurmak gerekeceğini de bilmeliyiz” (91) diyen Marx’ın “bir süre”si, ‘süreçsel’ bir zaman diliminin, ‘kapitalist üretim ilişkilerinin kriz’ dönemlerinde örgütlenen işçilerin varlığında somutlanır. “Batı Avrupa söz konusu olduğunda Marx ve Engels’in hiçbir olayda terörizme göz yummaya istekli olmamaları” (92) o ‘an’ın ‘gecikmemesine’ yönelik bir gerekçe olarak ortaya konur. “Marx’a göre, kapitalizmin barışçıl yöntemlerle aşılması çabası ütopik sosyalizme özgüdür” ancak, “sosyalizmin hedefleri[de] şiddet yoluyla gerçekleştirilemeyecek[tir]” (93) kurgusunda ise, bilim alanından ‘konuşan’ Marx ile bu alandan kopamayarak politik düzleme ‘uzanan’ Marx karşı karşıya gelir.

Dönemin Marksistleri (1880’ler) terör eylemlerine başvurma anlamında Rusya gibi üretim ilişkilerinin gelişmediği ülkelerde çubuğu ‘şiddet tekeline’ bükmekte (ve bükenlerde) sorun görmüyorlar, ancak gelişmiş üretim ilişkilerinin olduğu ülkelerde şiddet pratiğine yönelmenin bir tür ‘komplo’ olarak nitelenmesine ‘politik olmayan gerekçeler’ sıralıyorlardı. Bu bağlamda, erken dönemlerinde Marksist olan Most gibi figürler Marksizmin politik algılayış ve kavrayışını yeterince açıklayıcı bulmayarak anarşizme yönelmekte (94) gecikmiyorlardı. Marx ve Engels, Most’u ve izleyicilerini hiç bir zaman politika içi bir edinimin ürünü yapmıyorlar, hatta politik şiddet eğilimlerini “tehlikeli” (95) olarak görüyorlardı. Engels, daha da ileri giderek politikayı bir tür mekanik düzlemden algılayan neden-sonuç bağlamı içerisinde anlıyordu (96). Ezilenlerin şiddet pratiğine yönelmeleri anlamında son derece zengin bir dönem olarak beliren 19.yüzyılda, ezilenlere ‘ıslah olmuş bir politika’ önerisiyle gelen dönemin Marksistlerinin, düzlemlerin ortasında kalmış olan ‘tutumları’nın beslendiği kanalların yarattığı gerilim, Marksizm için terk edilmesi gereken bir eğilim olarak karşılığını bulmak zorundadır. Düzlemler arasında kurulması ‘zorunlu’ olan ayrımların, günümüzde yarattığı gerilimlerin izlerini Marx ve Engels’de sürebilmek mümkündür. Bilimsel düzlem içerisinde, ontolojik bir düzlemin gerekçelerini sunmak veya politik bir an’da, üretim ilişkilerinin kavramsal kategorilerini ‘tartışmak’ Marx ve Engels’de somut olarak belirgin bir pozisyonda yer alması, ‘ayıklama işleminin zorunluluğunu’, bilim-felsefe-politika tümleyenlerinin kendi gerekçelerinin oluşması ve Marksizmin bir tür ideolojik düzleme indirgenmemesi için özel önemdedir. Sorel, Marx’ın politik verili bir anda bilim alanından konuştuğunu “soyut formüller aracılığıyla açıklama” olarak tanımlar ve yine Sorel’e göre, “Marx’ın yapıtının bu yetersizliği Marksizmin gerçek doğasının da sapmasına yol aç[mıştır]” (97).

Engels’in 1894’te Fransa’da Sınıf Savaşımları için kalem aldığı ‘Giriş’ günümüz reformist sol’u için bulunmaz nitelikte bir belge olarak tarihteki yerini almış ve reformizmin gerekçelerini Marksizmin kurucularına dayandırılmasında özel bir işlev sağlamıştır. Günümüzde, reformist solun Marksist devrimcilere yöneltikleri eleştirilerin kabaca köşe taşları olan bu metin, Engels’in ‘yaşadığı yenilgilerin’ ‘teorik’ açıklaması olarak okunabilir. İşçilerin artık devletin baskı aygıtlarıyla karşı karşıya gelmemeleri gerektiğini ifade eden Engles, Paris Komünü’nde olduğu gibi yaşanacak olan ‘kanlı çatışmaların’ içerisinde olmayan bir işçi ‘sınıfı’ arzular (98). Yenilgiyle sonuçlanacak ‘başkaldırılarının’ anlamlı olmadığı üzerinde durur (99) ve 1848/49 devrimlerinin yenilgiyle sonuçlanmasını ayaklanmayı yöneten liderlerin “gerekli siyasal düşüncelere aldırmadıklarından” (100) kaynaklandığını ifade ederek, bir yandan Hegelyan tarihsel kişilik detayını aktarır bir yandan da ‘güç ilişkilerini’ erteleyen bir pozisyon takınır. Engels, devrimci olmayan işçiciliğin genel pradigmasını “(...)bu büyüme temposunu, iktidardaki hükümet sisteminden kendiliğinden daha güçlü duruma gelinceye kadar sürdürmek, günden güne güçlenen bu ‘vurucu grubu’ öncü kavgalarıyla yıpratmak, ama son kesin an gelinceye kadar hiç bir saldırıya uğratmamak işte başlıca görevimiz budur” (101) şeklinde özetler. Engels, 1848/49 devrimleri üzerinden “tarih bizi ve benzer düşüncede olanların hepsini haksız çıkardı” (102) derken, sadece ayaklanmanın ‘herşey’ olmadığını ifade etmektedir. Heinzen ise, 1848 devrimlerinde yeterince şiddet araçlarına başvurulmadığı için veya yeterince ‘acımasız’ olunmadığından kaybedildiğine vurgu yapmıştır (103). Engels ile Heinzen arasında yaşanan tartışma, 1905 Rus devrimi üzerinden Lenin ile Plehanov arasında yaşanan politik tartışmanın bir benzeri olarak karşımıza çıkar; ancak Lenin bu tartışmada Heinzen’in, Plehanov ise Engels’in konumunda yer alır. “1905 ayaklanmasının ardından Plekhanov, ayaklanmanın devrimle sonuçlanmamasının nedeni olarak, gereğinden fazla ileri gidildiğini ifade etmiş, Lenin ise, gereğince ileri gidilemedeği için başarızlıkla sonuçlandığı üzerinde durmuştur” (104).

Marx ve Engels’in devrimi algılayış tarzlarının bilim-politika gerilimi üzerinden okunması, Marksizm için temel önemde bir sorun olarak belirmektedir. Bu bağlamda, şiddet ve araçlarını politika dışı bir düzleme çeken Arendt’in, şiddet pratiğinin Marksistler tarafından kullanılmasına Marx ve Engels’e dönerek reddetmesi veya reddetmesinin ön gerekçelerini Marx ve Engels’de bulması, üzerinde durulan bilim-politika geriliminin kendisini oluşturmaktadır. Kurucu Marksistlerin aynı parargaf içerisinde hem tarihsel hem de ontolojik düzlemi gören yaklaşım tarzları, Arendt örneğinde somutlandığı üzere şiddet pratiği ve politika ilişkisinin (Marksist politikanın), bilim içi bir ‘ilke’ şeklinde kavranmasına neden olabilecek güçtedir. Bu veri dahilinde, Arendt’in Engels’ten katılarak aktardığı, “tüm komplolor salt yararsız olmanın ötesinde zararlıdır. Onlar çok iyi bilirler ki devrimler ne niyetlenerek ne de keyfi olarak yapılmıştır; özgül parti ve sınıfların irade ve kılavuzluğundan tümüyle bağımsız koşulların zaruri sonucu olarak gerçekleşmiştir” (105) önermesi bilim-politika geriliminin aynı andaki ‘zaruri’ sonucu olarak konumlanmaktadır. Marksizmin, diğer ezilen ideolojilerinden ayrım halkalarından birini oluşturan tarih bilmi ve önermelerinin, politik bir tutumun konjonktürdeki yansıması olarak belirlenmesi Marksizmin bir başka ayırd edici özelliği olan bütünsel yapısının, açık uçlu devrimci politika ayağının belirsizleşmesine neden olmaktadır. Arendt’in Marx’la (ve Engels) eşleştirdiği Marksizm algılayışı, 19.yüzyıl tarih yazımı içerisinde, Marx’ın politik tutumu anlamında, anlamlı bir gerekçeye sahiptir, Arendt’in “Marx’ın öğretisinden etkilenen devrimci sol, şiddet araçlarının kulanımını reddeder” (106) önermesi, Marksizm kurucularının şiddet ve politika bağlamında içerisinde yer aldıkları ‘ikircikli’ veya ‘ayıklanması gereken’ unsurların kendisinin bir ifadesi olarak somutluğunu bulmaktadır. Arnedt’in, Marksizm ve şiddet pratiği anlamında kurmaya çalıştığı bağlantının kendisi politik olmaktan uzak, tarihsel bir ‘işlemin’ bağlantı noktalarıdır. Ve Arendt’in bu tarz bir şiddet analizinin kendisi, tamamlanmamış bir bütünsel yapı olarak varlığını sürdüren Marksizmin politik ayağının ilk elden ‘kapalı’ bir düzleme çekilmesi anlamına gelmektedir. Arendt’in Marksizm özelinde reddedilmesi gereken bir unsur olarak kaydettiği şiddet ve araçlarının kullanımını Lenin özelinde tartış(a)maması, Marx ve Engels’de ‘apaçık’ olarak gördüğü, reddiyelerin veya ‘ikircikli’ unsurların, Lenin özelinde konjonktürel bir anlam kazanmasından kaynaklanmaktadır.
Marksizmin sürdürücüleri kendilerini, Marksist olmayan devrimcilerden, politika ve şiddet bağlantısı özelinde ayıramazlar. Marksizmin ezilen ideolojilerinden oluşan farklılıkları, politik düzlemin şiddet unsuru özelinde kendisine yer bulamaz veya bulduğu oranda da Arendt’in Marksizm algılayışından kategorik olarak farklı bir Marksizm anlayışına denk düş(e)mez. Arendt’e göre, Marksist sol, şiddet araçlarını kendi hegomanyası altına almamasıyla Marksist olmayan devrimcilikten ayrılır; “Yeni Solun güçlü Marksist retoriği, Marksizmden tümüyle uzak bir kanının yavaş yavaş güçlenme eğilimi göstermesiyle çakışıyor. Bu kanı Mao Zedung tarafından ilan edilmişti: ‘iktidar namlunun ucunda büyür.’ “ (107) Arendt, kendi döneminin öğrenci olayları özelinde ise, ‘şiddetle’ şiddet pratiğine yönelen öğrencileri, Marx ve Engels’den çok Fanon’un özgüllüğünün bir ürünü olarak kaydederek (108), Marksizmin politik ayağını sadece Marx ve Engels özelinde görmeye ‘özel’ bir çaba sarfeder. Marksizmin Marx’la olan politik bağı, ezilenler ve şiddet pratiği özelinde terkedilmesi gereken ana noktaları içerisinde barındırmaktadır, Marksizmin politik düzleminin Arendt tarzında olduğu üzere ilkesel ve mekanik bir algılanışının terkedilmesi zorunluluğu ilk elden Marx’ın konumlandırılmasıyla ilişkili bir problemi karşımıza çıkarmaktadır. “Bir soru hala ortada; neden şiddetin yeni vaizlerinin çoğu, Marx’ın öğretisiyle aralarındaki ciddi anlaşmazlıkların ayırdında değiller?” (109) sorusu iki farklı düzlemde ancak aynı ‘anda konuşan’ Marx’ın ‘politik’ ediniminin bir ürünü olarak konumlandırılmaktadır. Marx ve Engels’in ezilenlerle girdiği ilişkinin problemli hatları, Arendt’in politik genişliğini Marksizm özelinde belirler niteliktedir. “ 'Sınıfsız boşgezenlere' iman eden, isyanın kentsel öncü gücünü lümpen proleterya da bulacağına güvenen bir ideolojiye kim Marksist diyebilir ki?” (110) kurgusu Marksizmin ‘ayırd edici sınıf’ özelliğinin yitimine karşı alınmış bir tedbir, aynı zamanda ‘sınıfsız olan’ ezilenlere karşı üretim ilişkileri ekseninde yaklaşımın ideolojik bir ürünüdür.

Arendt özel bir ısrarla, Marx’ın politik ve tarihsel devrim arasında kalan yörüngesini, şiddetin politika dışı bir anlamı olduğu üzerinde durarak tekrarlar. “Kuşkusuz Marks, tarihte şiddetin oynadığı rolün ayırdındaydı. Ama bu rol ona göre ikincil bir roldü. Eski toplumun sonunu getiren şiddet değil, kendi iç çelişkileriydi. Yeni bir toplumun ortaya çıkışını önceleyen şiddetli patlamalardı; ama bunlar yeni toplumun ortaya çıkışı açısından neden oluşturmuyordu” (111).
Burada Arendt’in üzerinde durduğu ‘kendi iç çelişkiler’ unsuru, kapitalist üretim ilişkilerinin bilim içi bir analizinin konusudur ve politik olmaktan çok tarihsel devrimin alanına ilişkindir. Politik şiddetin reddini, tarihsel devrimin üretim ilişkileri özelindeki değişimini merkeze alarak karşılayan Arendt’in, politik devrimleri ezen-ezilen ikilemi üzerinden değil “tarihle kurduğu tesadüfi ilişki”nin (112) sonucunda anlaması, ‘devrim ve politika’ ilişkisinin reddiyesine tekabül eden bir algılayış tarzıdır. “Bayan Arendt, ‘devrimden’ insanlık tarihinde yeni bir döneme girmekte olduğumuzun bilincine vardığımız geniş çaplı siyasal bir değişimi anlamaktadır” (113). Arendt, “bir sosyalizm uzmanı[nın], muhaliflerin safsatalarla barıştırılma sanatının Marx’ın yapıtlarının araştırılmasından elde edebilecek en parlak sonuç olduğunu söyle[mesine]” (114) karşılık verenlerden biri olarak, politikadaki yerini almıştır. Wilkinson’un üzerinde durduğu tarzda Marksist devrimcilerin “devrimi, öznel istençleriyle yapılamayacağına inanmaları” ve “devrimin gerçek ve nesnel sosyo-ekonomik koşulların yolunu gözlemeleri” (115) ifade edilen, tarih bilminin kendi iç kategorizasyonuna ilişkin teorik ilkeler konumundadır. Ve Lukacs’ın ifade ettiği, “sosyalizm için gerekli ekonomik koşullar olgunlaşmadan hiç bir ayaklanma sosyalizmi yaratamaz” (116) önermesi bu anlamda bir geçerliliğe sahiptir.


Lenin; ezilenlerin şiddet araçları Marksizmin pratik-politik kompozisyonuna “giriyor”
Lenin’in Marksizm üzerine etkisi; o döneme kadar var olan egemen Marksizm anlayışından, gerek politik anlamda, gerekse pratik-politik devrimci hat anlamında ‘farklı’ bir kurgu özelinde kendisini göstermiştir. Lenin’in bir Marksist olarak ezilenlerle girdiği ilişkinin kendisi ile şiddet pratiğine ve araçlarına bakış tarzının konjonktürel kavranışı ‘Marksizmin diğer ezilen ideolojilerinin devrimci pratik-politik hattına bir giriş olarak görülebilir’. Marx ve Engels’in kuramsal pratik analizleri, Lenin özelinde ve konjonktür somutluğunda farklı bir hatta girmiş, (ki Poulantzas bu hattı “Marx’ın özgün düşüncesini yeniden düzenlemiştir” olarak kaydeder (117) ) bu farklı devrimci hat Carlos’tan Sorel’e kadar Marksist olmayan devrimcilik düzleminde yankı bulmuştur. Lenin’in pratik-politik düzlem içerisinde, var olan işçici ve sınıfçı temalarına karşın, ezilenlerle girdiği ilişki özelinde Marx ve Engels’in değil Bakunin’in devrimci politik düzleminin bir ‘mirasçısısı’ konumundadır. Bu bağlam içerisinde, eski bir Bolşevik olan Goldenberk’in “Bakunin’in Rus devrimindeki yeri yıllardır boş kalmıştı; şimdi Lenin bu boşluğu dolduruyor” (118) vurgusu anlam kazanmaktadır.
Marksizmin politik düzleminin Lenin’le birlikte oluşmaya başlamadığını ancak Lenin’le birlikte anlamını bulduğunu söylemek, özellikle ezilenlerle girilen ilişkide ve şiddet araçlarının kullanımı anlamında somut ve saptabilir bir konumda yer almaktadır. Marx’ın gözünde “devrimler sadece işçilerin büyük neşesi olarak kalmışken”, Lenin’le birlikte “ezilenlerin tümü bu büyük bayrama” dahil edilmiştir (119).
Lenin, “egemen rolün ekonominin elinde olduğunu” (120) ifade ederken ekonomizmin içerisine düşmüyor, ancak ‘belirleyenin’ alt yapı olduğunu ısrarla vurguluyor bir yandan da “tarihin ve yaşam[ın] sadeliği içerisinde, bu ezeli ‘fiili an’da” (121) yer alarak pratik-politik devrimciliği, ‘üretim ilişkilerinden’ kopararak, karşısında yer alan ‘iktidar’ araçlarına göre konumlandırıyordu. Lenin’in farklı anlarda farklı politik tutumunun kendisi, konjonktürün açtığı kanalların kullanımına ilişkin devrimci politik bir duruşun somutluğunda ortaya çıkıyordu.
Lenin, 1902’den 1917’e kadar gerek politik düzlemin içerisindeki konumlanışında gerekse (ve özellikle) şiddet araçlarının kullanımına yönelik ortaya koyduğu gerekçelerde bir tür ‘tutarsızlığın’ oluşması Lenin’in politikayı ve iktidar araçlarını konjonktür içerisinde algılamasından kaynaklanmaktaydı. Lenin’in pratik eyleyişinin somutlandığı konjonktürün kendisi, Lenin’i anlamakta özel ve belirgin bir işleve sahiptir. Konjonktürün ontolojik bir düzlemdeki yerini saptayamayan politik öznelerin hem ‘Leninist’ hem de aynı ‘an’da reformist olabilemelerinin ön gerekçeleri, konjonktür tespitinin reddine ve 1924’e kadar var olan Lenin’i politik düzlem içerisinde ‘yekpare’ bir parça olarak görmelerine dayanmaktadır. Bu gün reformist bir öznenin Lenin’in şiddet pratiği bağlamında ortaya koyduğu tüm unsurları ‘devrim zamanında Leninist’ olmak kurgusuna yerleştirmesi, üzerinde durulan şiddet ve araçlarının konjonktür dışı yapısal bir düzlemin merkezine konulmasından kaynaklanmaktadır. Lenin’in Ne Yapmalıda ifade ettiği “Her hangi bir örgütün niteliğini doğal ve kaçınılmaz olarak belirleyen şey, o örgütün eyleminin içeriğidir” (122) saptamasının reformist sol tarafından, konjonktürel bir pratikle değil yapısal bir analizle belirlendiğini izleyebilmek mümkündür.
Tüm ezilenlerin öfkelerinin biraraya getirip yoğunlaştıramamaktan şikayet eden Lenin’in (123), şiddet pratiğine bakış tarzının konjonktür tarafından belirlenmesi ile Lenin’in şiddet ve araçlarına yaklaşımının Marksizm (‘reformist sol değil’) içerisinde farklı algılanmasının nedeni olarak, pratik-politik öznenin ‘an’la girdiği ilişkinin konumu belirleyici görünmektedir. Lenin’in şiddet pratiği ile konjonktür arasında kurduğu ilişkinin kendisi, politik olarak ‘aynısız’ bir düzlemde kendisine yer bulmak zorundadır. Lenin’in burada açtığı kanal, ‘mümkün bir konjonktürde’ iktidar aygıtlarına karşı şiddet pratiğinin kullanılmasının olanaklılığı üzerine kurulmaktadır, ‘aynı konjonktür’ün farklı ontolojik bir düzlemde aranmaya çalışılması, şiddet araçlarına karşı ‘alınmış’ bir tedbirden farklı bir bağlam içerisinde değerlendirilemez. Lenin’in şiddet araçlarının kullanımına ilişkin olarak saptadığı ‘ilkesel’ bir pratik-politika anlayışı yoktur, sadece verili bir konjonktürde içerisinde yer aldığı konuma bağlı olarak şiddet araçlarına karşı bir yaklaşım söz konusudur. “Partimiz şiddetten kaçınmayı vazeder” (124) diyen Lenin’le, 1905 ayaklanması sonrası partisine, “(...)bazısı polis karakolunu havaya uçursun; diğerleri ise bir bankaya saldırsın” (125) emirlerini veren Lenin’in arasında bir fark yoktur, ancak konjonktürün içerisinde ‘farklılaşmak’ zorunda kalan Lenin vardır. Bu bağlam içerisinde Lenin’de konjonktür dışında, şiddet araçlarının kullanımına ilişkin bir rota saptayabilmek mümkün olmadığı gibi, pratik-politik hattın da şiddet pratiğini kullanma anlamında, Lenin’e bağlama çalışmaları olanaklı değildir. Lenin merkezli, Marksist pratik-politikanın şiddet ve araçlarına başvurma anlamında devranılacak olan unsurun kendisi sadece konjonktür olabilir, bunun bağlamda Lenin’in pratik-politikasının şiddetla olan ve olmayan bağlantı noktalarının varlığı sadece ‘o anda’ varlık bulur.
Lenin’in Marksizme açtığı pratik-politik kanalın kendisi, Marx ve Engels’de oluşan ve devam eden bir politika anlayışı değildir, Lenin’in ‘Leninizmle’ olan bağı pratik-politikanın içerisindeki konjonktürdeki Lenin’le karşılığını bulmak zorundadır. Althusser’in ifade ettiği üzere, “[Lenin] somut durum üzerinde, Rusya’nın konjonktürü üzerinde hareket etmektedir, kayda değer bir şekilde ‘fiili an’ diye adlandırdığı şey üzerinde eylemektedir, güncelliği mevcut politik pratiğin tanımlayan bu an üzerinde eyleme[si]” (126) Lenin’e ‘Leninizmin’ kapısını açan unsurlar içerisinde başat bir yerde konumlanmaktadır.

Lenin’in içerisinde yer aldığı konjonktür, gerek şiddet araçlarıyla gerekse politik anlamda ezilenlerle girdiği ilişkide belirleyici bir konumda yer almaktadır. Lenin özellikle şiddet araçlarıyla girdiği ilişkinin kendisi günümüz Marksist devrimcilerine ‘içinde bulunulan fiili an’ kavramının teorik kategorilerine kapalı olduğunu gösteren özel bir pozisyondur. ‘Birden fazla Lenin’in Leninizm özelinde politika düzlemine ilişkin işaret edeceği nokta, konjonktür kavramının politikanın nesnesi olarak kavranması ve kavranan bu nokta içerisinde sınıf ve bağdaşığı tüm kategorilerin konjonktür altı olduğudur.
Lenin’in kendi döneminde Marksist olmayan devrimcilere karşı yönelttiği eleştirel nokta, şiddet pratiğinin uygulanma düzeyinin yüksekliği ve ‘halktan kopukluğu’ değil, Marksist olmayan devrimcilerin politik düzlemi sadece (Lenin’e göre)‘şiddet pratiğine dayalı bir alan olarak görmeleridir’. Bir Marksist olarak politikanın sadece şiddet ve araçlarına dayalı olmayan bir düzlem olduğunu hatırlatan Lenin’in, Marksist olmayan devrimcilerle polemiklerini bu ana noktanın gözden kaçırılmadan konumlandırılması Marksizm ve şiddet araçları anlamında özel bir pozisyona sahip olmalıdır. “Kitlelerin, ilkel yıkıcı gücüyle, devrimciler örgütünün tek bir bütün halinde yanyana getirilip birleştirilmesi işi olduğunu” (127) ifade eden Lenin’in, bu yaklaşımında şiddet araçlarına karşı alınmış üretim merkezli bir kısıtlama olmadığı gibi, genel devrimci pratik hattın kullanılmasına ilişkin ‘sentezleme’ işlemi mevcuttur.

Marksist olmayan devrimcilerin politik düzlemin içerisinde sadece şiddet araçlarınının kullanımına dayanan pratikerliklerinin Lenin’in tarafından farklı zamanlarda farklı argümanlarla karşılanması Marksist olmayan devrimcilerin varlık koşulundan değil, Lenin’in konjonktür içerisindeki bağlamından ileri gelmektedir. Lenin’in Marksist Struve ile girdiği polemikte, popülistlerin tek taraflı olarak değerlendirilmesine karşı çıkması ve popülistlerin şiddet pratiğine yatkın olan taraflarını olumlayan konumu bu anlamda önemlidir (128). Lenin’in hiç bir zaman gözden kaçırmadığı nokta ise, Marksist olmayan devrimcilerin yönelinmesi gereken aygıt olarak devleti işaret eden yaklaşımlarıdır (129). İskra’nın erken dönemlerde Narodnaya Volya organı olarak nitelendirilmesi Lenin’in gurur duymasına neden olurken (130) dönemin Marksistlerini, eğer pratik-politik hat içerisinde devlet ve aygıtlarıyla ciddi bir savaşıma girmeyi düşünüyorsak, Narodnaya Volya tarzında bir örgütün zorunluluğuna dikkat çekerek “hiçbir devrimci akım böyle bir örgüt kurmadan edemeyeceğini” (131) üzerine basarak tekrarlaması kayıt altında tutulmalıdır. Lenin, Marksizm içerisinde biri olarak, ne Menşevikler tarzında ‘teorik-pratik birliğini’ doktriner bir tarzda anlıyordu ne de daha önce 1878 yılında Kravçinski çıkardığı Zemlya i Volya dergisinin ilk sayısında, ‘terörün’ devrimcilerin askeri öncülleri olduğunu ancak herşeyin bu olmadığını “sınıf’a karşı sınıf” eylemliliğinin anlamını vurgulamasını (132) Marksizmin içerisinde olmak anlamında yeterli görüyordu. Lenin’in ezilenlerin kullandığı şiddet araçlarına karşı yöneliminin kendisi aynı zamanda şiddetin Marksizm pratik-politik hattının içerisine girmesini sağlıyor ancak sadece şiddet ve araçlarının politikanın kendisi olmadığını da, Marksist olmayan devrimcilerden Marksizmin açık-uçlu politik düzlemi işaret ederek kendisini ayırıyordu. “İnançlarını yitirmiş olanların ya da bunun olanaklı olduğuna hiç bir zaman inanmamış olanların öfkeleri ve devrimci enerjileri için, terör dışında bir çıkış yolu bulmaları gerçekten zordur” (133) vurgusu bu anlamda okunmalı ve pratik hattın kendisi olarak değil bir politik kompozisyonun sadece ‘terör’ olmadığı tarzında anlaşılarak ‘Lenin’in karşısına’ çıkarılmadır. Plehanov’un Lenin’i Blanquicilikle ‘suçlaması’, Luxemburg’un ise Lenin’in örgüt planında Blanqist izlerin olabileceği üzerinde durması, daha sonra ise yine Luxemburg’un Lenin’i Jakobenlikle ‘suçlamakta’ (1914) gecikmememsi (134) dönemin Marksistler özelinde Lenin’in şiddet ve araçlarına karşı olan yaklaşımı özelinde belirleyici olmalıdır.

Lenin’in şiddet ve araçları özelinde ‘fiili anda ki’ konumlanışı pratik-politik özgüllüğün sınıfçılık merkezli algılanışının önünde bir ‘barikat’ görevi görmekte yine Lenin’in “kuvvete karşı kuvvet”te somutlanan pratik-politik algılayışı, bu anlamda bir önem kazanmaktadır. Lenin’in bir konjonktürdeki pratik varlığında “bütün şemalar, bütün örgütlenme planları...kırtasiyecilik izlenimi yaratır...formalite istemeyin ve tanrı aşkına bütün işlevleri, hakları ve ayrıcalıkları cehenneme gönderin” (135) kurgusunda, Marksizmin teorik önselliklerinin pratik-politikaya kapalı bir düzlemde algılanması açık bir konumda somutlanmaktadır. Bu anlamda Lenin’in iktidarı almak üzerinden yürüttüğü politik varlığı ile bir konjonktür içerisinde özgüllüğün içerisinde yer alan Lenin birbirinden ayrılmak zorundadır. İktidar perspektifini gözetleyen Lenin’in Marksizmin politik ayağındaki varlık koşulu ile konjonktürdeki Lenin’in varlık koşulunu birbirinden ayıran çizgi ‘an’ın kendisidir. Arendt’in şiddetin kullanımına ilişkin saptamaya çalıştığı araç-amaç diyalektiği, Lenin somutluğunda konjonktürün somutluğuna göre önem kazanmaktadır.

Lenin’in şiddet araçlarıyla girdiği ilişkinin kendisi ilkesel bir hat üzerinden takip edilemez, Lenin’in politika içerisindeki konumlanışının şiddet ve diğer politik argümanlar özelinde, işaret edeceği tek nokta; konjonktür içerisindeki güç dağılımının şiddet ve araçlarına yaklaşımda tayin edici bir konumda yer aldığıdır. Bu anlamda “Lenin’in kişilere yönelik terör konusundaki tutumu çelişkili” (136) olduğunun değil, içerisinde bulunduğu fiili andaki konumunun belirleyici olduğunun ifade edilmesi gerekmektedir. Narodnik proğramın şiddet özelindeki yanlarını işaret eden, (137) “bizim adetimiz saldırılara savunmayla değil, karşı-saldırıyla yanıt vermektir” (138) politik yanıtını vurgulayan ve pratik eyleme dönük bir anlayışın olması gerektiğini ifade ederek, doktriner ya da ahlaki tereddütlerin çok ciddiye alınmaması gerektiğini söyleyen (139) Lenin’in, Troçki’nin ifade ettiği “hedefimize ulaşmak için birer tabancayla silahlanmamız yeterliyse, sınıf mücadelesinin hedefleri neye yarayacak” (140) kurgusunu, politik bir algılayışın tamamına yayan bir varlık koşulunun içerisinde yer aldığını iddia edebilmek mümkün müdür?

Marksizmin Lenin’e kadar şiddet ve araçlarının kullanımına ilişkin içerisinde olunan ‘ilkesel’ önermelerin, Lenin’le birlikte ‘konjonktür’ kavramıyla yer değiştirmesinde, Lenin’in ezilenlerle girdiği ilişkinin belirgin bir işlevinin olduğunu ifade edebilmek mümkün görünüyor. Üretim ilişkilerinin varlık koşuluna göre tasarlanan ve saptanmaya çalışılan şiddet pratiği, Lenin’in özelinde sadece işçileri değil diğer ezilen bölükleri de bu alana dahil eden bir politik tutumun varlığında vücut bulmuş, ezilenlerin iktidar aygıtlarına karşı yöneltikleri şiddet pratiğinin kendisi üretim ilişkileri merkezli değil politikanın özgüllüğü kapsamı çerçevesinde önem kazanmıştır. Ezilenlerin haraketliliği içerisinde sınırlayıcı ve kısıtlayıcı bir politik tutumu gerisinde bırakan Lenin’in kimi konjonktürlerde “kitlelerin kuvvetli radikalizminin gerisinde kalıyor” (141) oluşu, ezilenlerin içerisinde bir ‘sınıf’ arayışına dönüşmeyecek kadar politika altı bir konumda yer almadığı, saptabilecek bir düzlemde yer almaktadır. 1905 ayaklanmasından önce, bilinmeyen korkunç bir dalganın yükseliyor oluşu, ancak Bolşevik komitenin kendi köşesinde sessizce oturması, (142) Lenin’in bu dönemden sonra pratik-politik hattının şiddet araçları özelinde ‘farklılaşmasına’ neden olacak, “Lenin 1905 olayları üstüne yazarken ‘devrimcilerin sloganlarının...gerçekte olayların ilerleyişinin gerisinde kaldığını gözlemlemesinin” (143) ise, şiddet ve araçlarına yönelik vurgusunun konjonktürel olarak değişmesine gerekçe oluşturacaktır.
Bu bağlamda, Rusya’da kendiliğinden gelişen kitlelerin radikal eylemlerini tek yakalayanların anarşistler olması (144) Lenin özelinde anarşistlerle ‘ilkeler’ dışında pratik-politik hattın içerisinde birlikte hareket etmeye yönelik bir tutum almasına neden olacak (145) (Marx ve Engels’ten farklı olarak), aynı zamanda anarşistlerle kurulan omuz bağı Lenin özelinde, devrimci ezilenlerin konjonktürdeki birlikteliğinin de Marksizmin pratik-politik hattına girmesinin özel bir ifadesi olarak belirecektir. Lenin’in “silah kullanmayı öğrenmeye, silah bulmaya çalışmayan bir ezilen sınıfının tek hakettiği davranış köle gibi muamale görmektir” (146) anlayışında görülen şiddet ve politika bağlamı ile Sarte’ın “zincire vurulmuş Epiktet o halinde isyan etmiyorsa sebebi kendini hür hissetmesidir” (147) kurgusunu birbirine yaklaştıran eğilim, ezilenlerin fiili olarak ezilen konumlarının şiddet araçlarıyla buluşma noktasının kendisidir.

Lenin’in şiddet ve araçları ile olan bağını, bir bütün olarak gören yaklaşımların politik düzlemde reformist olmalarının kaçınılmaz sonucu konjonktür kavramının politikadaki ‘zorunlu’ rolünün saptanmasının öngerekçesidir. Lenin’in iktidarda olduğu dönemde kaleme aldığı; “bu parti [sosyalist Devrimci] bireysel terörizmi, suikastleri doğru bir eylem olarak tanımayı kendi ‘devrimci’ ruhununun, ya da ‘solculuğun’ özel bir belirtisi sayıyordu; ki bunu biz Marksistler kesin olarak redderiz. Elbette ki, biz, bireysel terörü, yerinde bir davranış saymadığımız için reddederiz” (148) satırlarını değişen konjonktürün varlık koşullarını idrak edemeyen bir politik öznenin konumlandırmasından çıkacak olan sonucun, politik bir algılayışın ürünü olduğunu ifade edebilmek mümkün müdür? Lenin’in iktidarda olmadığı dönemde, Marksist olmayan devrimcilerin pratiklerine olan olumlu yaklaşımının, iktidardaki Lenin özelinde değişimi, güç dengelerinin farklılaşmasının bir sonucudur. İktidarda bulunan Lenin, sadece Marksist olmayan devrimcilerin şiddet pratiğini eleştirmekle kalmaz aynı zamanda düşmanın kullandığı araç ve yöntemlerin ‘parti terörü’ kapsamında kullanılabileceğini işaret eden yönü (149) pratikerliğin gözetilen güç dengeleriyle vücut bulmasının bir parçası olarak konumlandırılmak zorundadır. “ ‘ilke olarak’ her türlü uzlaşmayı reddetmek, ne türden olursa olsun genel olarak, uzlaşmayı gayri meşru saymak ciddiye bile alınamayacak akılalmaz bir çoçukluktur” (150) yaklaşımının, artık iktidara karşı savaşan Lenin’in değil, iktidarda olan Lenin’in ifadesi olması bu anlamda kaydedilmelidir.


Sonuç Yerine

Özgüllük ve bilim arasında ortaya konması gereken ayrım halkalarının ideolojist çevre ve özneler tarafından artan bir ilgiyle reddedilmesi, Marksizmin krizinin artarak devam etmesine belirlenim sağlayan önemli bir unsur olarak kaydedilmelidir. Marksizmin içerisinde kalınarak yapılacak tartışmalar sadece “–dar” bir alan içerisinde kalmak anlamında değil aynı zamanda, artan saldırılara bir duvar örememek anlamına da gelecektir. “Post-“ kalelerin varlığı artan bir ilgiyle izlenmekte ve varlığını korumaktadır.

Marksizmin statik olmayan ve enternasyonalist varlığı Marksizmin izleyicileri tarafından ikili bir politik hat içerisinde kalınmasına belirlenim sağlamıştır. Yaşanılması zorunlu tarihsel unsurlar politikanın ve dolayısıyla politik öznenin varlığında ifade edilmeye çalışılmış, bu bağlamda üzerinde durulan unsurun kendisi politikanın özgüllüğünün reddedilmesine neden olmuştur. Özgüllük ve Zorunluluk kavramlarının bir ve aynı düzlem içerisinde eritilmeye çalışılması, var olan ayrımların silikleştirilmesine yönelik önemli bir problemdir ve bu üzerinde durulan problemin aşılamaması Marksizmin tarihsel olarak yaşadığı kriz(ler)in başat bir nedeni olarak konumlanmaktadır.

Marksizmin 1848 Komünistler ligasıyla başlayan pratik-politik hattın kurulumuna yönelik unsurların kendisi Marx ve Engels’in iki farklı alana bölünmesiyle okunmalı ve konumlandırılmalıdır. Marx’ın Bakunin özelinde devrimci anarşistlerle girdiği politika altı konumlanış tarzının kendisi veya Engels’in politikanın özgüllüğünü bilim içi bir kategori olarak üretim ilişkileri kapsamında değerlendirmeye yakın eğilimi, kurucuların teori içi eğilimlerinin pratik hat içerisinde ortaya çıkan kaotik bir politika konumlanması olarak değerlendirilmelidir. Marx ve Engels’in “Marksizmle hesaplaştırılmaları”, Marksizmin politika ayağının kurulmasında veya Marksizmin politikanın özgüllüğü ile hesaplaşmasında başat bir önemdedir.

19.yy Marksizmi üzerine inşa edilecek olan ayrımların kendisi aynı zamanda Lenin’in bir politiker olarak toplamdaki konumlandırılması için de özel önemdedir. Burada ifade edilen özel önem Lenin’in pratik-politika bağlamında bütünsel bir kompozisyon içerisinde 19.yy Marksizminden kategorik olarak bir kopuş yaşadığıdır. Yaşanılan kopuşun kendisi Leninizmin aynı zamanda politik bir hat olarak ezilenlerle girdiği ilişki tarzında açığa çıkan operesyonel bir kopuştur. Lenin’den davranılacak olan hattın kendisi bütünsel kompozisyonun hegomanik varlığına ek olarak konjonktür kavramının politik hat içerisinde kaplandığı alan olacaktır. Lenin’in Marksizm içerisinde kapladığı alan ve üzerinde durulan yaklaşım aynı zamanda Marksizm tartışmalarında post- alanların karşısına çıkarılacak bir referans noktası durumundadır. Marx ve Engels’le başlayan –darlık düzlemi Lenin’le birlikte “farklı bir metodolojinin konusu” yapılarak aşılmıştır.

Günümüzde Marksizmin pratik-politik hat içerisinde bir tür işçi sınıfı ideolojisi olarak kavranmasında ve “teorik” olarak Marksizmin sosyalizmcilikle eşitlenmesinde, 19.yy Marksizminin veya Marx ve Engels’den davranılan mirasın önemli bir payının olduğunu, Marksist olmak/kalmak üzerinden ifade etmek özel önemdedir. Marx ve Engels’in Marksizmin kurucuları anlamında ortaya koydukları Marksizm bütünlüğünün iki farklı alanda yaratılacak kategoriler üzerinden değerlendirilmesi, politik olan ile teorik olanı ayıracak ifadelendirmeler oluşturulması Marksizmin bütünlüğünün tekrar sağlanmasında özgün bir yerde konumlanmaktadır.

Lenin’de ifadesini bulan ve Marksizme eklenen Leninizm hattının kendisi yapısal ve konjonktürel bir bağlamda ele alınmalı ve bu bağlamlar içerisinde karşılığını bularak okunmalıdır. Burada ifade edilen iki farklı düzlem içerisinde beliren ve beliren alan içerisinde karşılığını bulmak zorunda kalan kümeler alanıdır. Lenin’de ortaya çıkan farklılığın kendisi bir pratikerlik ilişki alanı değil, konjonktürel politika anlayışının yapı dönüşümü olarak okunmalıdır.

Lenin’in bir politiker olarak 19.yy Marksizmden “kopuşunun” politik firelerini ve pratik var oluşunu oluşturmak ve kategorik bir ifadelendirme gücünün varlığında somutlamak özel ve özgün bir Marksizm anlayışı için kaydedilmesi gereken ana unsurdur. Lenin’in iktidar ile toplumsal formasyon alanında toplamda var olan üretim ilişkilerini birbirinden ayıran pratiker konumlanış tarzının tekrar inşa edilmesi ve teorik-politik düzlemin ana unsuru olma zorunluluğu kaydedilmelidir.

20.yy’ın II. yarısıyla özellikle hız kazanan Marksizmin yapısal çözümlemeleri (Marx’a Dönüşler veya Marx’tan Dönüşler [Aberson]) farklı alanlarda oluşturulacak, ilişkiler alanı üzerinden değerlendirilmek zorundadır. Laclau ve Mouffe’un Marksizm üzerinden doğru araçlarla yanlış çözümlemelere ilerleyen rotaları yerinde saptanmalı ve Marksistler tarafından ayrıntılı bir metodolojinin konusu yapılmalıdır. Laclau’unun değişen antoganizma pratiklerine bakışı ile Marksizmin yapısal kavranışının buluşacağı momentler yerinde tespit edilmeli ve ilerletilmelidir. Politikanın özgüllüğü bağlamında Laclau’unun Marksizmle ilişkisi “post-“ alanlar üzerinden değil, konjonktürün varlığı üzerinden edinime tabi tutularak biçimlendirilmelidir.

Dipnotlar

1.Ernesto Laclau, Chantal Mouffe, Hegomanya ve Sosyalist Strateji, Çev.: A., Kardam, D., Şahiner, Birikim Yay., İstanbul 1992.
2.Özellikle bkz.: A.g.e., “Hegomanya ve Radikal Demokrasi” s.183-216.
3.Todd May, Postyapısalcı Anarşizmin Siyaset Felsefesi, Çev.: Rahmi G., Öğdül, Ayrıntı Yay., İstanbul 2000, s.28
4.“[Marx’a] göre devrimci dönüşüm, ancak işçi sınıfı ile Marksist kuramın birbiriyle ilişkiye geçmesiyle oluşacak tarihsel bir bakış açısıyla gerçekleşecektir”(...)”aktif öznenin onun iradesi moifinin (‘proleteryanın devrimci rolü’) onun [Marx’ın] kuramında önemli bir yer tutuğu göze çarpar” (Tülin Öngen, “Marx ve Sınıf” Praksis S.8 Güz 2002, s.11-13.) anlayışları işçi sınıfın sadece ontolojik boyutlu bir “özerkliğinin” değil aynı zamanda politikada da bir sınıf arayışının Marx okumasından çıkarılacak bir örneğini göstermektedir.
5.Geoff Mulgan, Antipolitik Çağda Politika, Çev.: Abdullah Yılmaz, Ayrıntı Yay., İstanbul 1995, s.61.
6.“Bernstein ve başkaları Marx’ın ve Engels’in ‘Komünistler Birliğine’ mesajlarını (Mart 1850) güçlü bir biçimde ‘Blanquici’ olarak nitelendirmişlerdi.” Morty Johnstone, “Blanquicilik” Çev.:Levent Köker, Marksist Düşünce Sözlüğü, Der.:Mete Tunçay, İletişim Yay., İstanbul 1993 , s.89.
7.“Kuvvete Karşı Kuvvet” kurgusunu Lenin 1905 “Kanlı Pazar”ının ertesi günü ifade etmiştir. Lenin’den akt.:Marcel Liebman, Lenin Döneminde Leninizm, Muhalafet Yılları, C.I Çev.:Osman Akınhay, Belge Yay., İstanbul 1990, s.111,112.
8.Nicos Poulantzas, Siyasal İktidar ve Toplumsal Sınıflar, Çev.:Şen Süer, L.Fevzi Topaçoğlu, Belge Yay., İstanbul 1992, s.58.
9.Nicos Poulantzas, a.g.e., s.66.
10.Todd May, a.g.e., s.30.
11.Georges Sorel, Şiddet Üzerine Düşünceler, Çev.:Anahid Hazaryan, Epos Yay., Ankara 2002, s.145.
12.Ernesto Laclau, Chantal Mouffe, a.g.e., s.218. (vurgu bana ait.)
13.Nicos Poulantzas, a.g.e., s.86.
14.Nicos Poulantzas, a.g.e., s.99, 50.nolu dnt.
15.“Politik yapıların kuramsal incelenimini ihmal etmek aynı zamanda konjonktürün ‘içinde bulunulan an’ını’ kaçırmak ve Gramsci’nin net olarak ifade ettiği gibi bu ‘içinde bulunulan an’da davayı kaybetmek tehlikesini getirir.” Nicos Poulantzas, a.g.e., s.33.
16.Nicos Poulantzas, a.g.e., s.11.
17.Nicos Poulantzas, a.g.e., s.31.
18.Sean Matgamna, “Komünist Manifesto ve Rus Devrimi” Marksizm Tartışmaları, Manifestonun Güncelliği, Çev.:Devrim Duman, Ozgür Orhangazi, Derleyen; Özgür Orhangazi, Ütopya Yay., Ankara 2003, s.21.
19.Ernesto Laclau, Chantal Mouffe, a.g.e., s.208.
20. Andrew Gamble, “Sınıf Politikaları ve Radikal Demokrasi” Çev.:Özgür Yakupoğlu, Teori ve Politika S.28/29, Güz 2002 Kış 2003, s.241.
21.Andrew Gamble, a.g.e., s.242.
22.Todd May, a.g.e., s.71.
23.“(...)ilkelere bağlı kaldığınızda ve devrimci taktik izlediğinizde uzun dönemler etkili olmayabilirsiniz de. Ama bu durumda sabırlı ve inatçı olacak, ilkelerinize ve devrimci taktiğinize sadık kalacak, izlediğiniz politikaların güç kazanacağı zamanı, deyim uygunsa sıranızı bekleyeceksizniz. Bukalemun gibi o günkü sosyal ortama uymayacaksınız.” H.Fırat, Dünya, Türkiye ve Sol Hareket, Eksen Yay., İstanbul 2004, s.150-151.
24.“Devrimci hedeflere dayalı bir ulusal özgürlük mücadelesi içerisinde kendisine anlam kazandıran kimliğini bulan dünün PKK’si, İmralı’da bu kimliğinden geriye kalan ne varsa onu tümden yitirdikten sonra, pek övündüğü ifadeyle, hala ‘yüzbinleri’ ardından sürükleyebilse ne olur ki?” (H.Fırat, a.g.e., s.143.) gibi 2004’te kaleme alınmış bu satırlar konjonktürün işlevini, Amed serhıldanından sonra bir kez daha H.Fırat’a hatırlatmalıdır.
25.H.Fırat, a.g.e., s.149.
26.Jacuques Julliard “Önsöz”, Şiddet Üzerine Düşünceler, a.g.e., s.21.
27.Paul Thomas, a.g.e., s.13.
28.Lenin, bir konjonktürde devrimcilerin düşmanın kullandığı ‘silahlardan’ yararlanmanın gerekliliği üzerinde durur. (V.İ.Lenin, Komünizm Çocukluk Hastalığı, “Sol” Komünizm” Çev.:Muzaffer Erdost, Sol Yay., Ankara 1991, s.94.)
29.H.Fırat, a.g.e., s.149.
30.Cemal Hekimoğlu, “Devrimci Pratik, Devrimci Demokrasi, Komünistler ve Geleneğimiz Üzerine: Hangi Mirasın İzinde” Gelenek S.48, Ocak/Şubat 1995, s.26.
31.H.Fırat, a.g.e., s.149.
32.Barbara Epstein, “Dünyayı (Değiştirmeksizin) Yorumlamak” , Marksizm Tartışmaları, a.g.e., s.111.
33.Akt.:Morty Johnstone, “Blanquicilik” Çev.:Levent Köker, Marksist Düşünce Sözlüğü, a.g.e., s.89.
34.“Ne varki toplumsal yaşam Marksist söylemin morfolojik kategorilerinden gittikçe daha karmaşık hale geldiğine göre(...)bundan çıkartılabilecek tek sonuç, somut toplumsal süreçlerin anlaşılmasında teorinin gittikçe daha geçersiz bir aracı haline gelmekte olduğudur” şeklinde yapılan değerlendirme bu anlamda açıktır. Ernesto Laclau, Chantal Mouffe, a.g.e., s.39.
35.Ernesto Laclau, Chantal Mouffe, a.g.e., s.47.
36.Ernesto Laclau, Chantal Mouffe, a.g.e., s.43.
37.Ernesto Laclau, Chantal Mouffe, a.g.e., s.29.
38.Ernesto Laclau, Chantal Mouffe, a.g.e., s.32,33. ve 218.
39.Nancy Fraser, a.g.e., s.91.
40.Nancy Fraser, a.g.e., s.91.
41.Ernesto Laclau, Chantal Mouffe, a.g.e., s.217.
42.Ernesto Laclau, Chantal Mouffe, a.g.e., s.217.
43.Ernesto Laclau, Chantal Mouffe, a.g.e., s.217.
44.Ernesto Laclau, Chantal Mouffe, a.g.e., s.216-220.
45.Marcel Liebman, a.g.e., s.31.
46.Marcel Liebman, a.g.e., s.86.
47.Marcel Liebman, a.g.e., s.117.
48.Karl Marx, Friedrich Engels, Komünist Partisi Manifestosu, Çev.:İsmail Yarkın, İnter Yay., İstanbul 1998, s.20. Paul Mattic, Manifestonun dönemin trendlerini yansıttığı savı (Paul Mattic, “Marx’tan Marksizm’den Sonra: Yüzelli Yıl Sonra Manifesto” Marksizm Tartışmaları a.g.e., s.60.) ‘sadece’ gelişmekte olan ‘işçiler’ anlamında ve özelinde olumlu bir yere ikame edebilir.
49.Paul Thomas, Marx ve Anarşistler, Çev.:Devrim Evci, Ütopya Yay., Ankara 2000, s.291.
50.Marx’tan akt.:Paul Thomas, a.g.e., s.308.
51.Paul Thomas, a.g.e., s.27.
52.H.Fırat, a.g.e., s.143,144.
53.Engels (1894), Karl Marx, Friedrich Engels Anarşizm Üzerine, Çev.:Sevim Belli, Sol Yay., Ankara 1999, s.128.
54.H.Fırat, a.g.e., s.149.
55.Karl Marx, Friedrich Engels, Anarşizm Üzerine, a.g.e., s.46.
56.Marx’tan akt.:N. Y., Kolpinski, “Sunuş”, Karl Marx, Friedrich Engels Anarşizm Üzerine, Çev.:Sevim Belli, Sol Yay., Ankara 1999, s.11.
57.Marx ve Bakunin arasında yaşanan politik tartışmalar, pratik-politikanın içerisinde kalmak kaydıyla tartışılabilir, bunun dışında genel olarak 19.yüzyıl anarşist hareketlerinin ‘teorik’ anlamda aydınlanmacılıktan beslenen kanallarının Marksizmin bütünlüğü karşısında bir tür analojisini yapabilmek, diğer ezilen ideolojilerinden kategorik olarak farklı bir değerlendirilmeyle sonuçlanamaz. (Özellikle aydınlanmacılık ve anarşsizm üzerine kurulan paralelikler için bkz.:Paul Thomas, a.g.e., s.23 vd.) Bu anlamda, devrimci anarşistlerin politik anlamlılıkları dışında, ideolojik yönelimleri Marksizmin bütünlüğü karşısında, bir tür ezilen ideolojisinin ‘tarih dışı’ düzleminde yer almaktadır. “Anarşistler(...)bir devlet biçimini diğeriyle değiştirmeye çalışan bütün devrimlerin, zorbalığı olsa olsa devam ettirmeye hatta daha da yaymaya yarayacağını vurgulayarak kendilerini Marksistlerden ayırılar” (Paul Thomas, a.g.e., s.12.)
58.Bakunin’den akt.:Paul Thomas, a.g.e., s.326.
59.Bakunin’in proleteryayı bilim içi bir politik varoluş şeklinde algılaması ve bu eksende konumlandırması, ontolojik düzlemde ezilenler arasında ‘istisnasız’ ayrıcalıklar unsurunu kendi adına bozmaktadır.
60.Bakunin’den akt.:Paul Thomas, a.g.e., s.379.
61.Paul Thomas, a.g.e., s.318.
62.Paul Thomas, a.g.e., s.301.
63.“Proudhon ve Bakunin, çok farklı birey ve gruplara seslenen çok farklı iletilere sahip, çok farklı tipte anarşistlerdi.” (Paul Thomas, a.g.e., s.300.)
64.Eric Hobsbawm, “Bolşevizm ve Anarşistler” Çev.:Sina Güneyli, Teori ve Politika S.28/29, Güz 2002 Kış 2003, s.96-95.
65.Paul Thomas, a.g.e., s.298.
66.Paul Thomas, a.g.e., s.356. “1869’da Cenevre, Le Locle, Lyons, Napoli ve Barselona’da Bakuninci gazeteler çıkıyor ve bunlar önlerindeki elverişli kitle içinde, Marx’ın açık ve artan dehşetine yol açacak şekilde, harıl harıl Bakunin’in fikirlerine yayıyorlardı.” (Paul Thomas, a.g.e., s.355.)
66.Marx ve Engels’in, Blanqui’ye karşı olan övgülere karşın (Morty Johnstone, “Blanquicilik” Çev.:Levent Köker, Marksist Düşünce Sözlüğü, a.g.e., s.89.) Bakunin’e ‘özel bir nefret’ duymalarının iki önemli nedeni olabilir. İlki, Bakunici anarşizmin Avrupa’da özel bir yankı bulması ikinci olarak ise, “Bakunin önderliğinde[ki] anarşizmin, 1860’ların sonunda Marksist sosyalizmle uluslararası düzeyde en ciddi rakip haline gel[miş]” olması olabilir. (Geoffrey Nowell, “Anarşizm” Çev.:İrfan Cüre, Marksist Düşünce Sözlüğü, a.g.e., s.27.)
68.Karl Marx, Friedrich Engels, Anarşizm Üzerine, a.g.e., s.62.
69.Todd May, a.g.e., s.39.
70.Georges Sorel, a.g.e., s.57.
71.Marx (1874), Karl Marx, Friedrich Engels Anarşizm Üzerine, a.g.e., s.153.
Paul Thomas, a.g.e., s.317. “Bakunin an için yaşıyordu.”
73.Akt.:N. Y.,Kolpinski, “Sunuş”, a.g.e., s.11.
74.Paul Thomas, a.g.e., s.325, 327.
75.Karl Marx, Friedrich Engels, Anarşizm Üzerine, a.g.e., s.115.
76.Todd May, a.g.e., s.83.
77.“Gabriel Kolko’nun (bir başka bağlamdaki) deyişiyle, Marksizmin ‘ilk günahı’ –yani uzun vadeli hedeflere erişmenin ya da nesnel koşulların gerekirse kuşaklar sürecek olgunlaşmasına erişmenin yolunu hiç bir şeyin tıkamaması gerektiği biçimindeki Marksist sav– göz önüne alınırsa Bakuninciliğin hızla yayılmasına çok şaşırmamak gerekir. Bu düşünce, kendileri için bıçağın kemiğe dayandığı insanlara geçimlerini zaten tehlikede olduğu bir zamanda ilintisiz bir şey, hatta bir alay gibi geliyordu. Bakuninciliğin çağrı ve çekiçiliği dolaysız ve dolayımsızdı.” (Paul Thomas, a.g.e., s.355.)
78.Antonio Gramsci, “Anarşistlere Hitap” Komünist Partiye Doğru, Çev.:Celal, A., Kanat, Belge Yay., İstanbul 1988, s.76.
79.Friedrich Engels, “Giriş”, (S.7-30); Karl Marx, Fransa’da Sınıf Savaşımları 1848-50, Çev.:Sevim Belli, Sol Yay., Ankara 1996, s.15.
80.Eric Hobsbawm, “İspanya’nın İç Yüzü” Devrimciler, Çev.:Hatice Pınar Şenoğuz, Agora Kitaplığı, İstanbul 2005, s.90.
81.Walter Laqueur, “Bomba Felsefesi” a.g.e., s.30.
82.Eric Hobsbawm, “İspanya’nın İç Yüzü” a.g.e., s.88.
83.Walter Laqueur, özellikle 19.yüzyıldaki anarşist şiddet pratiğine dikkat çeker. Walter Laqueur, “Terörizmin Yorumlanması” Çev.:İbrahim Yıldız, Silinen Yüzler Karşısında Terör, Haz.:Cemal Güzel, Ayraç Yay., Ankara 2002, s.109.
84. Paul Thomas, a.g.e., s.355.

85.Paul Thomas, a.g.e., s.355.

86.Paul Thomas, a.g.e., s.355. (vurgu bana ait.)
87.Marx ve Engels, Narodnaya Volya’nın eylemlerinin sonucunda Rusya’nın devrimin eşiğine geldiğine inanmakta, (Walter Laqueur, “Bomba Felsefesi” Çev.:Zeynep Mercan, Silinen Yüzler Karşısında Terör, a.g.e., s.38.) Engels ise özel olarak, Rusya’da devrimci pratiğe sahip tek ‘topluluğun’ Narodnikler olduğunu ifade etmekteydi. (Walter Laqueur, “Bomba Felsefesi” a.g.e., s.77.)
88.Walter Laqueur, “Bomba Felsefesi” a.g.e., s.78.
89.Marx’tan akt.:N., Y., Kolpinski, “Sunuş”, a.g.e., s.17.
90.Marx’ın Lahey Kongresi üzerine Amsterdam’da yaptığı konuşma, Karl Marx, Friedrich Engels Anarşizm Üzerine, a.g.e., s.81.
91.Marx’ın Lahey Kongresi üzerine Amsterdam’da yaptığı konuşma, a.g.e., s.81.
92.Walter Laqueur, “Bomba Felsefesi” a.g.e., s.78. (vurgu bana ait.)
93.Neil Harding, “Şiddet” Çev.:Oktay Etiman, Marksist Düşünce Sözlüğü, a.g.e., s.541,542.
94.Walter Laqueur, “Bomba Felsefesi” a.g.e., s.68. “Marksçı açıklamaların doyurmadığı Most...”
95. Walter Laqueur, “Bomba Felsefesi” a.g.e., s.76.
Engels, cinayetin politik düzlemde gerçekleştirecek olan öznenin devrimciler değil ancak ve ancak polisler olabileceği üzerinde dururken, (Walter Laqueur, “Bomba Felsefesi” a.g.e., s.77) politikayı mekanik bir neden-sonuç bağlamı içerisinde ele aldığı çok açıktır. Dönemin demokratlarından, Heinzen ise pratik-politik düzlem içerisindeki özgüllüğe yönelik vurguları Engels nezdinde belirtilmelidir. (A.g.e., s.27,28.)
97. Georges Sorel, a.g.e., s.187.
98. Friedrich Engels, “Giriş”, a.g.e., s.27.
99.Friedrich Engels, “Giriş”, a.g.e., s.20. (“hayale kapılmayalım: sokak çatışmasında, başkaldırmanın birliklere karşı zaferi, iki ordu arasındaki bir savaşta olduğu gibi bir zafer, çok ender bir şeydir.”)
100.Friedrich Engels, “Giriş”, a.g.e., s.21.
Friedrich Engels, “Giriş”, a.g.e., s.27. “biz ‘devrimciler’ ‘yıkıcılar’ legal yollarla, illegal yollarla ve kargaşa ile olduğundan çok daha iyi gelişiyoruz”
102.Friedrich Engels, “Giriş”, a.g.e., s.14.
103.Heinzen’den akt.:Walter Laqueur, “Bomba Felsefesi” a.g.e., s.27,28.
104.Bertram D.Wolfe, Devrimi Yapan Üç Adam, Çev.:Belirtilmemiş, Bilim Felsefe Sanat Yay., Yıl ve Yer Belirtilmemiş, s.68. Marcel Liebman, a.g.e., s.25.
105.Hannah Arendt “Şiddet Üzerine”, Çev.:Bülent Peker, Cogito S.6-7, Kış-Bahar 1996, s.11.(vurgu bana ait.)
106.Hannah Arendt, a.g.e., s.11.
107.Hannah Arendt, a.g.e., s.11.(vurgu bana ait.)
108.Hannah Arendt, a.g.e., s.16.
109.Hannah Arendt, a.g.e., s.17.
110.Hannah Arendt, a.g.e., s.16.
111.Hannah Arendt, a.g.e., s.11.
112.Eric Hobsbawm, “Hannah Arendt’te Devrim” Devrimciler, a.g.e., s.233,234.
113.Eric Hobsbawm, “Hannah Arendt’te Devrim” a.g.e., s.231.
114.Akt.:Georges Sorel, a.g.e., s.130.
115.Paul Wilkinson, “Terörist İdeolojiler ve İnançlar” Çev.:Talip Kabadayı, Silinen Yüzler Karşısında Terör, a.g.e., s.182.
116.George Lukacs, Lenin’in Düşüncesi, Çev.:Ragıp Zarakoğlu, Belge Yay., İstanbul 1998, s.84.
117.Nicos Poulantzas, a.g.e., s.85.
118.Goldenberk’ten akt.:Mıchael Löwy, Dünyayı Değiştirmek Üzerine, Çev.:Yavuz Alagon, Ayrıntı Yay., İstanbul 1999, s.111.
119.Akt.: Marcel Liebman, a.g.e., s.130.
120.Nicos Poulantzas, a.g.e., s.76.
121.Louis Althusser , Marx İçin, Çev.:Işık Ergüden, İthaki Yay., İstanbul 2002, s.220.
122.V.İ.Lenin, Ne Yapmalı, Çev.:Muzaffer Erdost, Sol Yay., Anakara 1992, s.103.
123.V.İ.Lenin, Ne Yapmalı, a.g.e., s.82.
124.Lenin’den akt.:Marcel Liebman, a.g.e., s.209.
125.Lenin’den akt.:Bertram D.Wolfe, a.g.e., s.68.
126.Louis Althusser, a.g.e., s.218.
127.Marcel Liebman, a.g.e., s.24.
128.Hamza Alavi, “Popülizm” Çev.:Sina Şener, Marksist Düşünce Sözlüğü, a.g.e., s.445.
129.Hamza Alavi, a.g.e.,.s.445.
130.V.İ.Lenin, Ne Yapmalı, a.g.e., s.135.
131.V.İ.Lenin, Ne Yapmalı, a.g.e., s.135.
132.Walter Laqueur, “Bomba Felsefesi” a.g.e., s.36.
133.V.İ.Lenin, Ne Yapmalı, a.g.e., s.80. Lenin’in burada üzerinde durduğu ‘terör’ ve ‘özne’ arasındaki yaklaşım daha önce Lev Deitch tarafından tekrarlanmıştı. “Bu yalnızca vicdan sahibi insanların var olan koşullar altında başka hiçbir çıkış göremediğini kanıtlar.” Deitch’ten akt.: Walter Laqueur, “Bomba Felsefesi” a.g.e., s.42.
134.Russell Jacoby, Yenilginin Diyalektiği: Batı Marksizmin Dış Hatları, Çev.:Özgür Yakupoğlu, Ali Osman Alayoğlu, Doruk Yay., Ankara 1999, s.145,146.
135.Lenin’den akt.: Marcel Liebman, a.g.e., s.99. (vurgu bana ait.)
136.Walter Laqueur, “Bomba Felsefesi” a.g.e., s.80.
137.Lenin’den akt.: Hamza Alavi, a.g.e., s.445.
138.V.İ.Lenin, Ne Yapmalı, a.g.e., s.94.
139.Lenin’den akt.:Marcel Liebman, a.g.e., s.126.
140.Troçki’den akt.:Walter Laqueur, “Bomba Felsefesi” a.g.e., s.82
141.Marcel Liebman, a.g.e., s.108.
142.Marcel Liebman, a.g.e., s.105.
143.Marcel Liebman, a.g.e., s.109.
144.Marcel Liebman, a.g.e., s.203.
145.Eric Hobsbawm, “Bolşevizm ve Anarşistler” a.g.e., s.95. “Bolşeviklerin, anarşistlere karşı temel tutumu, bunların burjuvazinin destekçisi olan sosyal demokratlardan farklı olarak, yanlış yola sapmış devrimciler olduklarıydı.”
146.Marcel Liebman, a.g.e., s.137. **’nolu dnt.
147.Jean, P. Sartre, Metaryalizm ve Devrim, Çev.:Emin Türk Elçin, Toplumsal Dönüşüm Yay., İstanbul 1998, s.47.
148.V.İ.Lenin, Komünizm Çocukluk Hastalığı, a.g.e., s.23.
149.V.İ.Lenin, Komünizm Çocukluk Hastalığı, a.g.e., s.23.
150.V.İ.Lenin, Komünizm Çocukluk Hastalığı, a.g.e., s.27.

Mithat